Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet BAHÇELİ’nin TBMM Grup Toplantısında yapmış oldukları konuşma. 24 Haziran 2014
Ana SayfaAna Sayfa  

Genel Başkan

Konuşmaları

Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet BAHÇELİ’nin
TBMM Grup Toplantısında yapmış oldukları konuşma.
24 Haziran 2014

 

Değerli Milletvekilleri,

Saygıdeğer Misafirler,

Kıymetli Basın Mensupları,

Bu haftaki Meclis grup toplantımıza başlarken hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

Sözlerimin başında 21.Dönem İstanbul Milletvekilimiz Sayın Murat Sökmenoğlu’nun vefatından duyduğum derin üzüntüyü özellikle ifade etmek istiyorum.

Merhum Sökmenoğlu Hatay’ın yetiştirdiği güzide devlet ve siyaset adamlarından birisiydi.

Türk siyasetine değer, seviye, nezaket ve renk katan saygın bir isimdi.

TBMM’nde görev aldığı dönemlerde ilkeli çizgisinden, olgun duruşundan, şahsiyetli ve ölçülü davranışından hiç ödün vermedi, hiç ayrılmadı.

Yakalandığı amansız hastalıktan kurtulamayarak aramızdan ayrılan merhum Murat Sökmenoğlu’na Cenab-ı Allah’tan rahmet diliyor, ailesine, sevenlerine ve aziz dava arkadaşlarıma başsağlığı temennilerimi iletiyorum.

 

Değerli Arkadaşlarım,

Siyaset değerlerle çatışır, ahlaki ve hukuki normlarla ters düşerse tıpkı bugünkü gibi büyük sorunların yaşanması kaçınılmazdır.

Onyıllardır, halka hizmet yerine; koltuk, makam ve para hırsıyla çıkarlarının kölesi olan sorumsuz siyasetçiler Türkiye’ye çok zaman kaybettirmiştir.

Uzlaşma kanallarındaki tıkanıklık, diyalog ve işbirliği zeminindeki kayganlık siyasetin çözüm ve iş bitirme ufkunu daraltmış ve hatta kapatmıştır.

Dünyanın kendi etrafında döndüğü zehabına kapılan, her şeyin merkezine bizatihi kendisini koyan küçücük kafalar siyasetin anlam ve değer aşınmasında önemli pay sahibi olmuşlardır.

Bunlar, toplumsal bünyeyi kutuplaştırmaktan özel bir haz almışlar, hassasiyetleri kaşımaktan farklı bir zevk duymuşlardır.

Siyaseti cepheleşmeye hapseden, savaş ve saldırı mantığıyla demokrasiyi yaralayan, demokratik kültürü yozlaştıran çapsız ve vizyonsuz siyaset işportacıları gerçekten de milletimizden çok şeyler götürmüştür.

Önemle belirtmeliyim ki, 91 yıllık Cumhuriyet tarihimizin son 68 yılına tekabül eden çok partili siyasi hayat kazanımlarının yanında; çok sayıda badirenin yaşandığı tarihsel bir sürece de işaret etmektedir.

Ülkemizde belirli aralıklarla yaşanan siyasal kilitlenme hali, ideolojik tansiyondaki yükselme gerçeği, toplumsal karşıtlıklardaki keskinleşme tablosu vahim tramvalara ortam açmıştır.

Ara rejim dönemleri bunlardan en belirgini ve göze çarpan örneğidir.

Şüphe etmiyoruz ki, askeri müdahaleler demokrasiden, temel hak ve özgürlüklerden, medeniyet kulvarından, gelişme ve kalkınma istikametinden taviz ve sapmadır.

Son yarım asırlık süre içinde Türk demokrasisi, Türk siyaseti ve hepsinden de önemlisi milli irade farklı aralıklarla silahların gölgesinde kalmıştır.

Her darbe sosyal ve ekonomik gerilemeyi hızlandırmış, uluslararası zemindeki iddia ve itibarımızı aşındırmıştır.

Her darbe toplumsal istikrarı zedelemiş, güven ve huzuru baltalamıştır.

Her ne sebeple yapılırsa yapılsın, hiçbir askeri müdahale veya telkin doğru ve meşru değildir.

Darbe ne kadar tehlikeli, ne kadar gayri meşru bir hareket tarzı ise, sözde darbe davaları icat edip siyaseti terbiye, devlet kurumlarını ve TSK’yı dizayn emeli taşımak bir o kadar tehlikelidir.

Başbakan Erdoğan ve hükümeti topluma korku enjekte etmiş, millet ordusunu sürekli töhmet altında bırakmıştır.

28 Şubat’ın ürünü ve doğal bir sonucu olan Recep Tayyip Erdoğan içi boş ve samimiyetsiz demokrasi söylemleriyle, darbelere karşı muvazaalı tutumuyla yıllardır huzursuzluk kaynağı haline gelmiştir.

Bilhassa 12 Eylül darbecilerinden halen hayatta olanların yargılanması sürecinde buna fazlasıyla tesadüf edilmiştir.

Bildiğiniz gibi, 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan referandumla, Anayasa’nın geçici 15. Maddesi kaldırılmıştır.

Müteakip zaman içinde 12 Eylül mağdurları ve mağdur yakınları darbecilerle ilgili şikâyetlerini Cumhuriyet Başsavcılıklarına intikal ettirmişlerdir.

Sonuçta, 7 Nisan 2011 tarihinde soruşturma başlatılmış, 4 Nisan 2012’de de 12 Eylül darbecilerinin yargılanma safhasına geçilmiştir.

Ahmet Kenan Evren ile Ali Tahsin Şahinkaya’nın iki yılı aşkın süredir devam eden yargılanmaları, temyiz yolu açık olmak kaydıyla geçtiğimiz hafta tamamlanmıştır.

Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesi bu iki ismi TCK’nın 146. Maddesi uyarınca müebbet hapse mahkum etmiştir.

Parti olarak, 12 Eylül’ün acısını ve cefasını çok fazla çektiğimiz için davaya başından itibaren müdahil olduk.

Ve cezalar kesinleşmese de çıkan netice bizleri nispeten memnun etmiştir.

Fakat her defasında bu dava sürecinin siyasi istismar malzemesi yapıldığını, esasen 12 Eylül’le hesaplaşma gayesi gütmediğini net olarak vurguladık.

Referandum sürecinde partimizle ilgili kafa karışıklığı yaratmak için Anayasa’nın geçici 15. Maddesinin değişiklik paketine sokulduğunu, bunun bir kılıf olduğunu sürekli ifade ettik.

Aslında hukuken bile tartışmalı olan bir soruşturma ve kovuşturma neticesinde; birisi 89, diğeri 97 yaşında olan iki darbeci generalin cezalandırılmasıyla 12 Eylül aklanmayacak, temize çıkmayacaktır.

Algısı kapanmış Kenan Evrenle, yataktan çıkamayan Tahsin Şahinkaya’nın müebbet hapse mahkum olmasını 12 Eylül’le hesaplaşmak şeklinde yorumlamak çok ucuz, çok sorunlu ve çok temelsiz bir yaklaşımdır.

Kuşku yok ki, bu iki darbeci general 12 Eylül 1980’den sonra yapılan zulümlerin, kötü muamelelerin elebaşları arasındadır.

Fakat 12 Eylül darbesini sorgulayacaksak, darbecilerin yakasından tutacaksak, sadece iki yaşlı darbeciye güç gösterisi yapmanın akıl karı olmadığını da bilmemiz gerekmektedir.

Sorgulamak lazımdır ki, 12 Eylül 1980’den sonra çıkarılan yasaları, alınan kararları, ülke yönetiminde bulunan kişi ya da kişileri ne yapacağız, nereye koyacağız?

34 yıldır süren, 34 yıldır devlet ve toplum hayatının en ücra köşelerine kadar sinen 12 Eylül düzenini, hak kayıplarını, mağduriyetleri nasıl yorumlayacağız?

Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’yı cezalandırınca geçmişin acıları bir çırpıda dinecek, çekilen çileler bir anda sıfırlanacak mıdır?

   Milliyetçi-Ülkücü Hareket 12 Eylül’ün en ağır, en olumsuz şartlarına maruz kalmış, her anlamda kayba uğramıştır.

Muhterem dava arkadaşlarım 12 Eylül zindanlarında insanlık dışı işkencelerden geçmiş, ölümle sınanmış, yağlı urganlarla imtihan edilmiştir.

Şimdi herkes Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’ya odaklanmıştır; ama Milliyetçi-Ülkücü Hareket’e kin kusan, öfke yağdıran, eziyet eden 12 Eylül cellatlarını her nedense kimseler konuşmamaktadır.

Ankara Mamak Askeri Cezaevinde C-5 adı verilen bir barakada Ülkücülere reva görülen zalimlikleri; akıl almaz, yürek dayanmaz azapları Başbakan nereden bilecektir, nereden ruhunda hissedecektir?

Mamak’ta, cehennemi aratmayan kafeste, işkenceci alçakların Ülkücülere en adi muamelelerini Başbakan’ın anlayabilmesi ve vicdanında hissetmesi için önce adam olması, önce kalbi vatan ve bayrak aşkıyla çarpması gerekecektir.

Bu da olmayacağına göre, 12 Eylül üzerinden planlanan ve kurgulanan siyaset tasarımı darbenin ağır yükünü ve bedelini ödemiş mazlum kardeşlerimi aldatmaktan, şehitlerimizin kemiklerini sızlatmaktan başka hiçbir şeye yaramayacaktır.

Bugünlerde demokrasi şampiyonu kesilen bazı yazar çizer takımının; o tarihlerde 12 Eylülcülere nasıl methiyeler düzdüğünü, nasıl sırnaşıp alkışladıklarını çok iyi biliyoruz.

Ankara’da Bekir Bağ’ın, Malatya’da Aydın Demirkol ve Mehmet Kazgan’ın, tutuklu bulundukları sırada ağır işkencelere dayanamayarak asil ruhlarını teslim etmelerini hiç ama hiç unutmadık.

Suçsuz günahsız 9 ülküdaşımızı idam sehpasına çıkaranlardan, boğazlarına 12 Eylül urganını bağlayanlardan, çırpına çırpına şehit olmalarını tebessümle izleyen alçaklardan ezelden ebede kadar alacaklıyız, davacıyız.

İman ediyoruz ki, bu hesap değil bu dünyada, Mahkemey-i Kübra’ya kalsa bile görülecektir.

Sayın Başbakan, Milliyetçi-Ülkücü Hareket senin ayak oyunlarına, senaryolarına, tuzaklarına, kandırmalarına karşı şerbetli ve deneyimlidir.

Bu itibarla yürümekten dahi aciz iki yaşlı insanın yargılanmasıyla 12 Eylül’ün kara defteri kapanmaz, diyeti ödenmez.

Parti olarak 12 Eylül’ün hem öncesinde hem de sonrasında feleğin çemberinden geçtik.

Şehit verdik, ama taviz vermedik.

12 Eylül damlarını taş medrese yaptık, ama kurnazlık yapmadık.

Her ülküdaşımız zindanlardan, hücrelerden, demir parmaklıklardan yüzleri Hz. Yusuf nuruyla bezenmiş halde çıktı.

Kanımız aktı, bedenlerimize kurşunlar yağdı, bombalar yanı başımızda patladı; ama hak bildiğimiz yoldan, doğru gördüğümüz ülkülerimizden vazgeçmedik.

Kula kulluk etmedik, zulme boyun eğmedik, 12 Eylül’ün tehditlerine teslim olmadık.

Çünkü biz, hakkımız yense de, tarih ve millet huzurunda haklıydık.

Çünkü biz ihlas sahibi, ülkü sahibi, ahlak ve edep mihveri, millet ve vatan sevdalısı Milliyetçi-Ülkücü Hareket’tik.

Bunun için Başbakan Erdoğan’dan 12 Eylül ile ilgili öğreneceğimiz hiçbir şey yoktur.

34 yıldır zehir içtik, kızılcık şerbeti dedik.

34 yıldır yaralarımızı sardık, kayıplarımızın yasını tuttuk, içten içe öfkemizi biledik.

Belki doğru belki yanlış; fakat bu devlet bizim, bu ülke hepimizin dedik, sesimizi çıkarmadık, mağduriyetlerimizi seslendirmedik.

‘Ne yapalım, buna da dayanacağız’ dedik, ızdırabımızı içimize gömdük, derinlerimize kilitledik.

Şu hayret edilecek işe bakınız ki, şimdilerde Recep Tayyip Erdoğan bize 12 Eylül’le ilgili ahkam kesmekte, 12 Eylül’le ilgili parmak sallamaktadır.

Sayın Erdoğan sen ki, Kenan Evren’in ve 12 Eylül cuntasının kucağında pışpışlanan, muhtıralardan süt emen, demokrasi karşıtı cepheden gıdalanan, 12 yıldır Türkiye’ye kan ağlatan bildik bir despotsun.

Sen 12 Eylül’ü bırak da, 28 Şubat’ın, 27 Nisan’ın derdine ve peşine düş.

Konuşmamın bu aşamasında şunu da önemle belirtmek istiyorum ki, 1980’den 34 yıl sonra darbeciler şeklen cezalandırılıyorsa, yıllar alsa da, on yıllar geçse de; bir gün gelecek 17-25 Aralık’tan dolayı Başbakan adaletin önüne çıkacak ve yaptıklarının bedelini ödeyecektir.

Başbakan, Pınarhisar’daki üç beş ayını bile mumla arayacaktır.

Bu bizim için siyasi namus meselesidir.

Gün ola harman ola; İnşallah 12 yıldır süren sivil ara dönemin, rüşvet ve yolsuzluk iktidarının kökünü kazımak bizlere nasip olacaktır.

 

Muhterem Arkadaşlarım,

AKP hükümeti vesayeti sonlandırıyorum, statükoyu bitiriyorum diyerek Türk Silahlı Kuvvetleri’ni hedef almıştır.

Sözde darbe davalarıyla suçlu suçsuz ayrımına gitmeden, doğru yanlış tefrikine aldırmadan Türk askerini darbeci göstermiştir.

Türkiye’nin yakın tarihi hukuk cinayetleriyle doludur.

Türkiye’nin yakın tarihi siyasallaşmış, bağımsızlığını yitirmiş, objektifliğini elden çıkarmış yargı operasyonlarından geçilmemektedir.

Haksızlık, adaletsizlik ve usulsüzlük AKP’yle derinleşmiş ve genelleşmiştir.

Darbe niyeti taşıyan, darbe fırsatı gözleyen, darbe teşebbüsünde bulunan asıl failler ayıklanmadan Türk ordusu suçlanmış, mensupları itham edilmiştir.

Bugün geldiğimiz bu aşamada yıllarca yürütülen darbe davaları birer birer çökmüştür.

En son olarak Balyoz Davası, AKP’nin başında paralanmış, başında patlamıştır.

20 Ocak 2010 tarihinde, tetikçi bir gazetenin manşetlerinden çıkan haberler sonucunda Türk askeri yeni bir takibata ve suçlamaya maruz kalmıştır.

Sözüm ona, 2003 tarihli Çarşaf, Sakal, Suga, Oraj kodlu eylem planlarına göre, darbe ortamı yaratmak amacıyla Fatih ve Beyazıt camilerine bombalı saldırı düzenlenmesi kararlaştırılmıştır.

Yine sözüm ona, Balyoz Darbe Planı; Ayışığı, Sarıkız, Yakamoz ve Eldiven gibi isimlerle tanımlanan darbe girişimlerinden ayrı olarak, bütün aşamaları en ince ayrıntılarına kadar düşünülmüştür.

O tarihlerde, çarşaf çarşaf yapılan yayınlar aracılığıyla, mezkur darbe planının her veçhesinin bilgisayar ortamında belgelendiği yazılmıştır.

Biz göre, Peygamber Ocağı’nın mensuplarına camileri bombalama hazırlığı yapıp darbe şartları oluşturdukları iddiasında bulunmak iftiraların en şerefsizi olarak tarihe geçmiştir.

16 Aralık 2010 tarihinde İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlayan Balyoz Güvenlik Hareket Planı Davası 21 Eylül 2012’de sonuçlanmış ve 9 Ekim 2013 tarihinde Yargıtay’da onanmıştır.

Bu kapsamda yüzlerce kişi ceza almıştır.

AKP’nin suflörlüğünde hukuku linç eden, haklı-haksız gözetmeden, önüne gelene yağmur gibi ceza yağdıran görevli hakim ve savcılar tarihe kara bir leke olarak geçmişlerdir.

Uydurulmuş ve üretilmiş CD’ler, savunma hakkının gasp edilmesi, tanık olarak gösterilen bazı emekli askerlerin dinlenmemesi gibi çok sayıda usul hataları Balyoz Davası’nın omurgasını çökertmiştir.

Özel yetkili mahkemeler efendilerinden aldıkları emirlerle suçlu-suçsuz dinlemeden Türk askerini cezaevine koymuştur.

En sonunda Anayasa Mahkemesi’ne geçtiğimiz yılın Kasım ayında yapılan bireysel başvurular sonuç doğurmuş ve yüksek mahkeme hak ihlallerini tespit ederek gecikmiş tahliyelerin kapısını geçen hafta açmıştır.

Bu çerçevede Balyoz Darbe Planı Davası’ndan dolayı yıllardır içeride tutulan muvazzaf ve emekli askerler yeniden yargılanma şartıyla özgürlüklerine kavuşmuştur.

Merak ediyoruz ki, uyduruk delilerle hüküm ihdas eden, tanık dinleme konusunda ayak sürüyen, hukuku mahveden yanlı ve tarafgir hakim ve savcılar şimdi ne yapacaklar, nereye sığınacaklardır?

İnsan hak ve özgürlüklerini hiçe sayan sözde hukukçular ne zaman hak ettikleri yaptırımla tanışacaklardır?

Yüzlerce askerimizin kaybolan ve esaret altında geçen yıllarının hesabını kim verecektir?

Dahası cezaevlerinde vefat edenleri kim geri getirebilecektir?

Ailelerin dramını, yıllarca akan gözyaşlarını, her gün büyüyen özlemlerini Başbakan Erdoğan ve kolkola TSK’ya kumpas kurduğu ahlaksızlar nasıl telafi edecektir?

İyi ki Anayasa Mahkemesi vardır, iyi ki hala vicdanını satmayan yargıçlar bu ülkede görev başındadır.

Başbakan Erdoğan henüz tahliyeleri içine sindirebilmiş, benimseyebilmiş ve kabullenebilmiş değildir.

Bu çerçevede, hafta sonunda, Haliç Kongre Merkezi'nde partisinin İl Danışma Meclisi Toplantısı'nda yaptığı konuşması gerçekten de kendisi adına yüz karasıdır.

Başbakan buradaki değerlendirmesinde; “2010 referandumunda 'evet' oyları yüzde 58 ile sandıklardan çıkmasaydı bugün bunlar çıkabilecek miydi?” sorusunu sanıyorum şuursuzca sormuştur.

Peki diyelim 12 Eylül referandumunda evet değil de bizim savunduğumuz ve hala arkasında durduğumuz hayır kararı çıksaydı, adaletsizlik sürecek, kuklaya dönmüş yandaş mahkemelerin zulmü devam edecek miydi?

Başbakan’ın düz mantığına bakarsak evet, devam edecektir.

Madem durum böyledir, madem 12 Eylül 2010 referandumu tahliyelere neden olmuştur, bu halde Erdoğan 13 Aralık 2002’de kendisi için özel olarak yapılan anayasa değişikliği olmasaydı, milletvekili, dolayısıyla Başbakan olamayacağını da tutarlılık gereği kabullenmek zorundadır.

Önünü açan, yasağını kaldıran, daha doğrusu başımıza bela eden anayasa değişikliğini hiç hatırlamayan bu zihniyet; sıra bireysel başvuru hakkından yararlanan mağdurlara gelince mi, bize dua edin, biz minnet duyun demek istemektedir?

Başbakan Erdoğan ne söylemekte, ne saçmalamaktadır?

Recep Tayyip Erdoğan Başbakan olabilmek için ABD’ye yalvarmış, küresel çıkar şebekelerine yakarmış, AB’den destek istemiş, CHP’nin kapısında umut aramıştır.

2010 yılının 12 Eylül’ünde Başbakan’a birileri, sözde darbe davalarının bir zaman sonra Anayasa Mahkemesi’nden döneceğini söylemiş olsaydı, emin olunuz ki, söz konusu anayasa değişikliği asla yapılmaz, yapılamazdı.

Nitekim Başbakan’ın tahliye edilen 236 kişiyle ilgili şu sözleri kendisini ve hastalıklı ruh halini ele vermektedir:

"Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne gitseydiler, oradan böyle bir netice alabilirler miydi? Hayır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi lehlerine bile karar verse biz Türkiye olarak belli bir bedel öderiz, yine orada kalmaya devam ederler. Yani içeriden çıkamazlardı.”

Başbakan’ın bu ifadeleri klasik, duyan herkesin bileceği rüşvetçi bir bakıştır.

Hukuku parayla, adaleti rüşvetle karartmayı aklından geçiren birisinin bu ülkede Başbakanlık koltuğunu işgal etmesi hepimiz adına ibretlik ve utanç kaynağıdır.

Allah izniyle de bu utançtan kurtulmamız çok zaman almayacaktır.

Biz Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararla tahliye olan herkesin sevincini içtenlikle paylaşıyoruz.

 Daha da önemli bir mutluluğumuzu yeri ve zamanı gelmişken dile getirmek istiyorum.

24. Dönem Milletvekilliği Genel Seçimleri 12 Haziran 2011 tarihinde yapılmıştı.

Seçimden sonraki ilk grup toplantımızı da 4 Temmuz 2011 tarihinde sizlerin heyecanlı katılımlarınızla gerçekleştirmiştik.

Ancak grup salonumuzda, grup sıralarımızda hep bir eksik, hep bir boşluk vardı.

Aklımızın bir köşesinde o tarihlerde aramızda olmayan çok değerli bir arkadaşımız bulunuyordu.

Kendisi hedef seçilmiş, terörle mücadeledeki üstün başarı ve gayretleri birilerini aşırı derecede rahatsız etmiş, kıvrandırmıştı.

Bizler hep birlikte sabrettik.

Adaletin tecelli edeceğine ve bu ülkede hala şerefli hukuk insanlarının bulunduğuna inandık.

‘Hükümlü ve hükmü kesinleşmiş milletvekillerini’ konu edinen kanun teklifleriyle PKK’lıları affetme kurnazlıklarına aldanmadık, bu oyuna düşmedik.

Hassasiyetlerimizi kullanmak ve çarpıtmak isteyenlere aldırış etmedik, vakarımızdan milim de olsa ayrılmadık.

Biz AKP’ye rağmen, Başbakan’a rağmen doğrunun, haklının ve masumiyetin kazanacağına hep güvendik.

18 yıl ceza almış arkadaşımızın suçsuzluğuna, komploya kurban gittiğine yürekten itimat ettik.

Hatırlarsanız, Başbakan Erdoğan 18 Mayıs 2011 tarihinde Ankara Ticaret Odası’nda içindeki kini dökmüş, komployu deşifre etmiş, hangi gerekçelerle mahkemelerin işlediğini açıklamıştır.

Başbakan demişti ki:

“Bu ülkenin başbakanı, soruyorum sizlere, bir anma törenine gider de, bir korgeneral orada ayağa kalkmaz mı? Kalkması gerekir. Kalkmadığı anda da tabii bedelini öder o ayrı mesele. Zaten de bedeli ödedi. Ama şimdi bakın gideceği yeri o da buldu.”

Sayın Başbakan, bizler bedeli ödeme konusunda sırayı savdık. Ancak bedel ödeme sırası sana geçtiğinden adaletin karşısında ayakta uzun uzun dikileceğin günler bilesin ki çok yakındır.

Evet, tam üç yıldır Meclis grup toplantılarımız bir milletvekilimizden yoksun olarak yapılmıştır.

Çok şükür, son tahliyelerden sonra hasretimiz dinmiş, eksiğimiz tamamlanmış, grubumuz değerli üyesine kavuşmuştur.

Bu duygularla, zor ve zahmetli olsa da, İstanbul Milletvekilimiz Sayın Engin Alan’a huzurlarınızda geçmiş olsun dileklerimle birlikte aramıza hoş geldiniz diyorum.

Değerli arkadaşımızın bugün gerçekleştireceği ‘Milletvekili Yemini’nin hayırlı uğurlu olmasını temenni ediyor, kendisine üstün başarılar diliyorum.

 

Muhterem Milletvekilleri,

Türk milleti 12.Cumhurbaşkanı’nı, ilk turu 10 Ağustos 2014 tarihinde yapılacak seçimle belirleyecektir.

48 gün sonra sandık milletimizin önüne gelecektir.

Cumhurbaşkanı Seçim’i Türkiye’nin kaderini etkileyecek, gelecek yılların siyaset ve yönetim yapısını şekillendirecektir.

Cumhur, yani halk, ilk kez aracısız devreye girecek; doğrudan doğruya Çankaya Köşkünü ehline ve layığına 5 yıllığına teslim edecektir.

Biz bu demokratik imkan ve fırsatı çok önemsediğimizi, çok değerli bulduğumuzu tekraren söylemek istiyorum.

Cumhurbaşkanı devletin başı, Türk milletinin birliğini temsil eden en üst makamdır.

Bunu bilen, bunu özümseyen, buna saygı duyan birisi Cumhurbaşkanı olmaya hak kazanmalıdır.

Ne mutlu bizlere ki, Türk siyasetinin güzide partileri geçen hafta CHP’nin gündeme getirdiği Sayın Prof.Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu etrafında toplanmaya başlamıştır.

Nihayetinde Cumhurbaşkanı Seçimi’ne katılacak Ortak Aday üzerinde ittifak sağlanmış; çatıdan Çankaya’ya gidecek yol milli iradenin kılavuzluğuyla açılmıştır.

Bu hepimiz adına bahtiyarlıktır.

Şimdiye kadar desteklerini açık bir şekilde veren Demokrat Parti Genel Başkanı Sayın Gültekin Uysal’a, Demokratik Sol Parti Genel Başkanı Sayın Masum Türker’e ve çalışma arkadaşlarına şükranlarımı sunuyorum.

Cumhurbaşkanı adayının uzlaşmayla belirlenmesi fikrimize sıcak yaklaşan, yetkili kurullarında görüştükten sonra açık desteklerini vereceğini umduğumuz Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Sayın Mustafa Destici’ye, Saadet Partisi Genel Başkanı Sayın Mustafa Kamalak’a ve çalışma arkadaşlarına teşekkür ediyorum.

Ekmel Bey’in Cumhurbaşkanı adaylığı geniş çevrelerde yankı bulmuş, takdir ve ilgi görmüştür.

Çünkü Ekmel Bey inançlı, manevi değerlere sahip, milli ve birikimli bir Cumhuriyet aydını, millet değeridir.

Uzlaşmanın önemi, kucaklaşmanın güzelliği, ideolojik saplantılarla hareket etmemenin erdemi semeresini vermeye başlamıştır.

Ne var ki, Ekmel Bey’in adaylığından korku duyanların, telaş yapanların varlığı az olmakla birlikte kendisini göstermiştir.

Bunlar kriz taciri, kavga meraklısıdır.

Bunlar Türkiye’nin varlığına kördüğüm atılmasını, huzurumuzun felç olmasını düşleyen zavallılardır.

Daha vahimi bunlar arasında azımsanmayacak kadar Recep Tayyip Erdoğan tetikçisi, gizli havarisi, gizli destekçisi vardır.

Sayın Prof.Dr.Ekmeleddin İhsanoğlu ismi üzerinde uzlaşı sağlandıktan sonra, gazete köşelerinde, televizyon ekranlarında, kulislerde, değişik platformlarda 17-25 Erdoğan’a çalışan, tezlerini savunan ve hizmetkarlığına soyunan her görüşten insan suretleri harekete geçmiştir.

Bazıları, “ülkenin çatısı küresel diyalogculara emanet edildi”, demiş,

Bazıları, “çatı adayı eski Türkiye kokusu taşıyor diye”, zırvalamış,

Bazıları, “İhsanoğlu ismi hayal kırıklığı yarattı” diyerek suya yazı yazmıştır.

Küresel komplonun, yabancı hayranlığının, uluslararası senaryoların uşaklığına gönüllü olarak iştirak eden ne kadar dili ve zihniyeti bozuk varsa Çatı Adayımıza kulp takmaya kalkışmıştır.

Biz hepsini elbette yakinen biliyor ve niyetlerini tanıyoruz.

Her şey bununla da kalmamıştır.

Çatı Adayımızı;

Pensilvanya projesi yakıştırmasıyla küçültmeye çalışan omurgasızlar çıkmıştır.

Beykoz konaklarının projesi olarak göstermeye çalışan yüzsüzler görülmüştür.

Abdestli monşer, İstanbul baronlarının dayatması, teslim bayrağı, beyaz Türklerin adayı şeklinde itibarsızlaştırmaya yeltenen müfteriler gözlenmiştir.

Tabii bu çevreler, icazeti ve ilhamı Recep Tayyip Erdoğan’dan almışlar, sonra da vaat edilen para ve mevki çıkarlarının hakkını vermek için sırayla bulanık suda balık avlamaya girişmişlerdir.

Sayın Ekmeleddin İhsanoğlu ne Pensilvanya imalatı, ne Vashington kurgusu, ne de bir başka yabancı ve gayri meşru oluşumun eseri olmayıp yalnızca ve yalnızca büyük Türk milletinin adayıdır.

Esasen Başbakan’ın gelişmelerden dolayı keyfi kaçmış, havası inmiş, yürüyüşü yalpalamıştır.

Zira Cumhurbaşkanı olamayacağının farkına varmaya, kurduğu hayallerin kabusa döneceğini anlamaya başlamıştır.

Başbakan Erdoğan sıklıkla temeli olmayanın çatısı olmaz sözleriyle Ortak Çatı Aday fikrini dinamitlemeye çabalamıştır.

Başbakan çok nadir de olsa, doğru sözlerine yenisini eklemiştir.

Doğrudur; temeli olmayanın çatısı olmayacaktır.

Hamd olsun bizim çatımızın temeli de vardır, binası da vardır ve ortadadır.

Anlayamadığımız, bir türlü de çözemediğimiz muamma; eğer varsa, Başbakan’ın temelinde nelerin olduğu, nelerin bulunduğudur.

Bizim temelimizde; haram lokma yoktur, ayakkabı kutuları yoktur, soygun yoktur, yolsuzluk betonu yoktur, papaz cübbesi giyip sırıtmak, bölücülerle kan sofrasında bağdaş kurup pazarlık kabına kaşık sallamak olmamıştır.

Türklüğü inkar etmek, milliyetçiliği ayaklar altına almak, yol için cami yıkmak, keyif için gönül kırmak, evlat için hazine arazisi yağmalamak, iktidar koltuğu için iradesini ipotek ettirmek bizim temelimizde, fıtratımızda görülmeyecek bir yozlaşma halidir.

Başbakan bizim çatımızı ve temelimizi bırakmalı, kendi köksüzlüğüne, kendi kimliksizliğine kafa yormalıdır.

Anlaşılıyor ki Başbakan, bizim Cumhurbaşkanında aranacak vasıfları dile getirmemizden gocunmuş olacak ki, Ortak Çatı arayışını vasıfsızlığımıza delil olarak sunmuştur.

Başbakan’ın penceresinden bakarsak gerçekten de biz de vasıf yoktur, olmaması da bizim için bir nimettir.

Çünkü biz de 17-25 Aralık gibi bir kambur, rüşvet ve yolsuzluk gibi bir ahlaki düşüklük hiç olmamıştır.

Şunları Başbakan Erdoğan’a önemle duyurmak istiyorum ki;

Sayın İhsanoğlunu’nun temelinde Türk ve İslam’a ait tüm değerler vardır.

Sayın İhsanoğlu’nun temelinde bizatihi Türk milleti, mayasında millet aşkı vardır.

Aziz şehitlerimizin manevi hatıraları, aziz ceddimizin muhterem emanetleri, yaşanmış Türk asırlarının kutlu mirası Ortak Çatı Adayımızın ruhunda somutlaşmış, şahsında temerküz etmiştir.

Bizim çatımızın kökü tarih kadar eskidir.

Bizim çatımızın vizyonu Türkiye’miz kadar büyüktür.

Bizim çatımız birliğin ve kardeşliğin üzerinden yükselmiştir.

Ve bizim çatımız Gazi Mustafa Kemal’in eserleriyle güçlenmiş, Türk milletinin hasletleriyle örülmüş, milli mücadeleyle pekişmiş, maziden istikbale kadar uzanan Türk-İslam medeniyetinin umutlarıyla anlam kazanmıştır.

Milletimizin Ortak Çatısı; teröristlerin kanlı çadırına, Başbakan’ın çıkar çetesine, hainlerin yıllardır tuttuğu kirli çeteleye asla benzemeyecektir.

Damarlarında rüşvet ve ihanetin kol gezdiği BOP’çular, açılımcılar, mandacılar, bölücüler bizi anlamayacak, bizimle beraber olamayacaktır.

Türk milleti 10 Ağustos’ta sözünü söyleyecek, kararını verecektir.

Avrupa turuna çıkan, Almanya’da, Avusturya’da, Fransa’da gurbetçilerimize, sıla özlemi çeken gönül ve kültür elçilerimize düzinelerce yalan söyleyen, duygularını istismar eden Başbakan’ın sonu yakındır.

Başbakan’ın fiilen başlattığı Cumhurbaşkanı Kampanyası’nda, Avrupa Türklüğünün arasına nifak sokması, dedikodu ve gıybetine ortak etmesi hiçbir vicdan sahibinin kabullenmeyeceği bir çirkinliktir.

Başbakan Türkiye’yi Avrupa nezdinde rezil etmiş, kutuplaşmayı sınır ötesine yaymıştır.

Hatta Almanya’da; şarlatan İranlı’nın rüşvet bağımlısı yaptığı akaracı makaracı AB eski Bakanı’nı alkışlatması görülmemiş, duyulmamış bir pişkinliktir.

Biz, AKP’ye oy veren kardeşlerimize saygı duyuyor, hepsinin kararına hürmet ediyoruz.

Ancak Allah korkusu taşıyan, kul hakkına riayet eden, vatan ve millet sevgisinden şüphe etmediğim AKP’li kardeşlerimin, gurbetteki çolpanlarımızın Başbakan’ı ve hırsızları tezahüratlarla karşılamalarını da kendilerine yakıştıramıyor, kendilerine konduramıyorum.

Görülüyor ki, Başbakan adaylığını açıklamaktan çekinmekte, kılı kırk yarmakta, bireysel kariyer planlamasıyla ilgili araştırmalarını halen sürdürmektedir.

Buradan Başbakan’a diyorum ki, senin Cumhurbaşkanı adayı olman hem partine, hem de Türkiye’ye yazık etmek demektir.

Sayın Başbakan şunu iyi anla ki, senden Cumhurbaşkanı asla olmaz, olamaz, olmayacaktır.

Sayın Erdoğan gel bu sevdadan vazgeç, gel bu yoldan geri dön, gel inat etme ve milletimize aday olmayacağını hemen açıkla.

Eğer ki Başbakanlıktan sıkıldıysan, yorulduysan, bunaldıysan biraz daha sabret, biraz daha dayan, biraz daha sık dişini; Allah’ın izniyle bir seneye kalmaz seni oradan sandıkla indirip defterini düreceğimizden de ziyadesiyle emin ol.

 

Değerli Arkadaşlarım,

Komşu ülke Irak’ın içine savrulduğu kaos hali gittikçe şiddetlenmektedir.

Mezhep düşmanlığı aşırı şekilde tahrik edilmektedir.

IŞİD terörü ilerlemeye ve işgallerine devam etmektedir.

Tutsak alınan vatandaşlarımız hala kurtarılamamıştır.

Irak kan revan içindedir.

Yüce dinimiz İslam’ı diline dolayan katiller; tekbirlerle kafa kesmekte, insan canına kıymaktadır.

Bu arada IŞİD, İstanbul’u hedef aldığını ilan etmiş, Hatay’a göz koyduğunu değişik vasıtalarla açığa vurmuştur.

Bir terör örgütünün, gözbebeğimiz İstanbul ve Hatay’la ilgili hayale kapılması bile Başbakan ve hükümetinin Türkiye’yi ne hallere sürüklediğinin ispatıdır.

IŞİD militanları İstanbul’a ancak iki şartla gelebileceklerdir; o da ya toprak olmak, ya da cezaevlerinde çürüyüp kokmaktır.

Bu arada Türkmeneli çok zor durumdadır.

Soydaşlarımız sistematik olarak katledilmektedir.

Türkmen şehirleri birer birer düşmektedir.

Peşmerge, Kerkük’ü ele geçirmiş, buranın Kürdistan’ın bir parçası olduğunu uydurmuştur.

Başbakan Erdoğan’ın da bir şey olmamış gibi, Barzani’ye mektup yazarak şükran ve teşekkürlerini bildirmesi tam anlamıyla skandal, tam anlamıyla teslimiyettir.

Herkes duysun ki; Kerkük dün Türk’tü, bugün Türk’tür, yarın da Türk kalacaktır.

Türkmeneli’nin tarihi ve kültürel haklarını hiç kimse yok sayamayacaktır.

Türkmen kardeşlerimiz çok ağır, çok ciddi taarruz altındadır.

Kardeşlerimiz yoksullukla boğuşmakta, ölümle pençeleşmektedir.

Bizler Türkmeneli’nin göz göre göre kayıp gitmesine, eriyip yok olmasına sessiz kalamayız, tepkisiz duramayız.

Ümidim odur ki, Türk milleti soydaşlarının imdat çağrısına ilgisizlik ve duyarsızlık göstermeyecektir.

Bu maksatla Türkmen kardeşlerimize yardım kampanyası başlattığımızı 21 Haziran 2014 tarihinde yaptığımız yazılı basın açıklamasıyla ilan etmiştik.

“Sen de doyur, sen de giydir” temalı yardımlarımızın Türkmenlere çok anlamlı bir katkı olacağını düşünüyorum.

Bu hafta karşılayacağımız Ramazan-ı Şerif’in mübarek ikliminde Türkmen kardeşlerimize el uzatalım, ellerinden tutalım.

Başbakan Erdoğan’ın korkaklığı, Türkmen alerjisi tedavi edilmeyecek boyutlara ulaşsa da, Türk milleti soydaşlarımızı yalnız bırakmayacaktır.

İsrail’e petrol akıtan, peşmergeye para kazandıran, IŞİD’e yumuşak ve munis davranan, komşu coğrafyalarda Türkiye’nin caydırıcılığını hezimete çeviren Başbakan’ın Türkmenleri kaderine terk etmesi günahlarına yeni bir halka ekleyecektir.

Bu nankörlük, bu vefasızlık, bu Türk düşmanlığı Başbakan’ı gölge gibi takip edecek, eninde sonunda ayağına dolanacaktır.

 

Değerli Arkadaşlarım,

Bugün, 24. Dönem 4.Yasama yılının son grup toplantısını yapıyoruz.

Siz değerli milletvekili arkadaşlarımın TBMM’nin tatili esnasında çalışmalarınızı aynı hız ve heyecanla sürdüreceğinizi biliyor ve böyle olmasını istiyorum.

Önümüzdeki Cumhurbaşkanı Seçimi’nde Sayın Prof.Dr.Ekmeleddin İhsanoğlu’nun 12.Cumhurbaşkanı olması için tüm gücünüzle mücadele vereceğinizden en ufak şüphe duymuyorum.

Bu yasama yılında, gerek genel kurul çalışmalarında, gerekse de diğer siyasi faaliyetlerde üstün bir vazife şuuruyla hareket etmenizden dolayı hepinizi kutluyor, ayrı ayrı teşekkür ediyorum.

Yaz aylarını boş geçirmeyeceğinize, teşkilatlarımızla tam bir uyum halinde ilke, politika ve hedeflerimizi vatandaşlarımıza aktaracağınıza yürekten inanıyorum.

Bu düşüncelerle aziz milletimizin ve sizlerin mübarek Ramazan Ayını şimdiden kutluyorum. Yapacağımız duaların, tutacağımız oruçların kabul olmasını niyaz ediyorum.

 Bu rahmet ve bereket ayının Türkiye’miz ve Türk dünyası için huzur, barış ve sükûnete vesile olmasını; İslam aleminin oluk oluk akan kan ve gözyaşının dinmesi için de yeni bir umut doğurmasını Cenab-ı Allah’tan diliyorum.

Yeni yasama yılında görüşmek ve buluşmak dileğiyle hepinizi saygılarımla selamlıyor, Rabbim’e emanet ediyorum.

Sağ olun, var olun.