01.09.2001 - MYK Toplantısında Yapmış Oldukları Konuşma
Ana SayfaAna Sayfa  

Genel Başkan

Konuşmaları

Genel Başkanımız Dr. Devlet Bahçeli'nin
MYK Toplantısında Yaptığı Konuşma
1 Eylül 2001

 

Muhterem Dava Arkadaşlarım,

Saygıdeğer Basın Mensupları,

Sözlerime başlarken öncelikle hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Bilindiği gibi geçtiğimiz hafta içerisinde ülkemizin kıymetli sanayici ve iş adamlarından Üzeyir Garih menfur bir cinayet sonucunda hayatını kaybetmiştir. Bu kayıp, milliyetçi hareket camiasında büyük bir üzüntü yaratmıştır. Hayatı boyunca içinde yaşadığı toplumun hizmetinde olan, kalkınması ve ileri gitmesi için mücadele veren Üzeyir Garih'in tüm yakınlarına ve sevenlerine bir kez daha başsağlığı dileklerimi sunarken, canilerin en kısa sürede yakalanarak adalete tevdi edileceğinin de bilinmesini istiyorum.

Huzurlarınızda bu üzücü olayın neticesinde ortaya çıkan birkaç noktaya değinmek istiyorum.

Bunlardan ilki, güvenlik güçlerinin ve medyanın ağız birliği etmişcesine henüz kesin delillere ulaşılmadan, 13 yaşındaki bir çocuğu bir takım söylentilerden ve varsayımlardan hareketle merhum Garih'in katili olarak ilan etmesidir.

Araştırma ve soruşturmanın sürdüğü bir dönemde olayla ilgili görülen insanların sorgulanması, ifadelerine başvurulması son derece normaldir. Ancak, her ne olursa olsun yargı kararı ile kesinleşmedikçe bu insanların suçlu olarak ilan edilmeleri demokrasinin, insan haklarının ve hukukun üstünlüğünün hiçe sayılması anlamını taşımaktadır.

Özellikle, insanlarımızın can ve mal emniyetini ve kamu düzenini sağlamakla görevli güvenlik güçlerimizin ve olayı kamuya yansıtan medyanın bu noktada daha büyük bir hassasiyet sergilemeleri şarttır. Elbette ki, böylesine önemli bir konuda kamuoyuna aydınlatıcı bilgilerin verilmesi önemlidir ama bu bilgilerin mutlaka doğru olması çok daha önemlidir.

Bu olayda ne yazık ki, medyamız iyi bir sınav verememiş; Merhum Üzeyir Garih'in vefatının yarattığı derin üzüntünün yanı sıra toplum vicdanının kabullenemeyeceği çok trajik, sıkıntılı başka sonuçlara da yol açmıştır.

Ülkemizde, son yıllarda pek çok olayda yaşanan, sorumluluktan uzak, insanların hayatlarının geri kalanını olumsuz etkileyebilecek bu tavırların sona erdirilmesi kaçınılmaz hale gelmiştir. Burada da öncelikle güvenlik güçlerinin kendilerini gözden geçirmeleri; hukukun dışına çıkmamaları ve kamu gücünün suistimali anlamlarını taşıyacak olayların içinde yer almamaları esastır.

İkinci olarak da, medyanın yüklenmiş olduğu derin misyonun ve sorumluluğun farkında hareket etmesidir. Objektif, dürüst, sorumlu ve tutarlı bir habercilik anlayışının yerleşmesi yolunda gayret sarfetmesi zarureti vardır. Bu da ancak medya kuruluşlarının kendi yönetimlerinin ve mesleki örgütlerinin öz denetimleri ile mümkündür.

Merhum Üzeyir Garih olayının ardından, yaşadığımız bu sürecin, zamanın unutturmasına kurban edilmek yerine, büyük bir ibret vesikası olarak görülmesini diliyorum.

Türk kültürünün 500 yılda yarattığı bir hoşgörü ikliminin sembolü olan sayın Garih'in hunharca katledilmesiyle gözler önüne gelen bir diğer husus ise, ülkemizde yoksulluğun ve gelir dağılımı adaletsizliğinin soğuk yüzüdür.

Ne yazık ki, yoksulluğun ve gelir dağılımı adaletsizliğinin neticesinde zedelenen sosyal dokunun ve tahrip olan aile yapılarının dramı da bu olayla bir kez daha açığa çıkmıştır. Halen firari sanık olarak aranan gencin ve olayda adı geçen bayanın yetişme şartları, eğitimsizlikleri ve geldikleri ailelerin sosyo-ekonomik şartları bir anlamda Türkiye'nin önündeki temel meseleleri de özetlemektedir.

Sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın en büyük erdemler arasında yer aldığı bir toplumsal yapıdan; umursamayan, kendisinden başkasının sorunlarını görmeyen, bencil ve çıkarcıların egemen olduğu bir yapıya doğru gidişin tabii sonuçları olarak ortaya çıkan bu durum aslında bütün kamu vicdanını sızlatmalıdır.

Türk toplumunun karşı karşıya olduğu toplumsal sorunlar düşündürücü olduğu kadar kaygı vericidir. Yoksulluk ve adaletsizliğin tahrip ettiği insani bağlar, en başta aile yapılarında çözülmelere yol açarak, dayanışma, paylaşma, birlik, yardımlaşma, fedakarlık gibi insani duyguların yeşereceği toplumsallaşma süreciyle üretileceği zeminleri parçalamaktadır.

Bu sürecin ortaya çıkardığı insan tipi, ailesi ve çevresine karşı sorunlu, topluma yabancılaşmış bir insan tipidir. Türk toplumunun bu çürümeye karşı topyekün bir mücadeleye yönelmeden toplumsal sorunlarını aşması mümkün görülmemektedir. Bu mücadelenin ilk adımı yoksullukla mücadeledir.

Gelir dağılımı adaletsizlikleri toplumda büyük bir yoksul kesimin varlığıyla büyür.

Yoksulluk, insan ilişkilerini bütün toplumsal, kültürel, ahlaki niteliklerden uzaklaşıp maddi niceliklere mahkum olduğu, sağlıksız bir duruma yönelmesi demektir. Bu yapı içindeki insanların, sevgi, şefkat, anlama tutumu geliştiremeyip her türlü şiddete yönelmesi, her yol ve yöntemi kullanmaya kalkması, meşru ve gayri meşru ayrımını yapma gücünü kaybetmesiyle ilgilidir.

Yoksulluk, bunun içindir ki, sadece bir ekonomik mesele değil, toplumsal felakettir. Bu felakete karşı topyekün bir mücadele stratejisi geliştirmek mecburiyeti vardır.

Dolayısıyla burada bütün toplumumuza düşen öncelikli görev, olayın polisiye ve magazinel boyutlarından sıyrılarak toplumsal yönlerine eğilebilmek olmalıdır.

Değerli Dava Arkadaşlarım,

Sayın Basın Mensupları,

Huzurlarınızda, Milliyetçi Hareket Partisi ve ülkücü camiayı yakından ilgilendiren bir olaya temas etmek istiyorum.

Bilindiği gibi, 57. Cumhuriyet Hükümeti, bir yandan yılların birikimi olan ve bugün kriz olarak yaşanan ekonomik meseleleri çözme çabasındayken; diğer yandan da son iki yıl içerisinde, ekonomik boyutu 6 katrilyon 53 trilyon liraya ulaşan 36 büyük yolsuzlukla mücadele operasyonu gerçekleştirmiştir.

Çeşitli bakanlıklar ve bazı kuruluşlar bünyesinde Paraşüt, Buffalo, Kasırga, Fırtına, Hasat, Beyaz Enerji, Mavi Akım, Yeşil Vadi, Siyah Lale, Safari, Balyoz gibi adlarla anılan operasyonlara bugün siyasi sorumluluğunu taşıdığımız Bayındırlık ve İskan Bakanlığı'nda başlatılan "Vurgun" operasyonu eklenmiştir.

Kamuoyunun yakından takip ettiği üzere, partimizin seçim beyannamesinde yer alan temel önceliklerden birisi de yoksulluk ve yolsuzlukla mücadeledir. Partimizce, bu konunun 57. Hükümet Programı'nda da yer alması ve kararlılıkla uygulanmasında da büyük bir titizlik ve sorumluluk sergilenmiştir. Bu nedenle de, hangi kamu kurum ve kuruluşunda olursa olsun her türlü yolsuzluk ve kamu gücü suistimali iddialarının hassasiyetle incelenip, soruşturulması; şayet somut deliller oluşmuşsa sorumluların adalete hesap vermesi noktasında tavrını açık bir şekilde koymuştur.

Partimizin, yolsuzluk ve suistimal iddialarının siyasi çıkar ve pazarlıkların konusu haline getirilmemesi yolundaki tavrı da milletimizce çok iyi bilinmektedir. Çünkü, geçmişte, üstüste patlak veren onlarca skandal, ne yazık ki, pazarlıklar ve karşılıklı anlaşmalarla örtbas edilmiş; kamuoyunun siyaset kurumuna ve bürokrasiye olan inancı ve güveni de bu şekilde eritilmiştir.

Siyasette her zaman ilkeli ve dürüst çizgisini koruyan Milliyetçi Hareket Partisi'nin bu kötü geçmişte en ufak bir payı olmadığı gibi, gelecekte de hiçbir şekilde bu tür tavırların içerisine girmeyeceği ve ne olursa olsun çirkinlikleri görmezden gelmeyeceği bilinmelidir.

Yine kamuoyunun çok iyi bildiği gibi, Milliyetçi Hareket, belgelerle ve yargı kararlarıyla kanıtlanmadıkça da hiç kimseyi peşinen suçlu olarak ilan etmemiş; bu tür iddiaları siyasi malzeme olarak kullanma yoluna gitmemiştir.

Gerek geçmişte ve gerekse yakın zamanda ortaya atılan bu tür iddialara ilişkin yaklaşımlarımız, şayet dikkatle takip edilirse, tavrımızın ne kadar açık ve net olduğu görülecektir.

Siyasetin, çirkin karalama ve iftiralar üzerine zemin bulmasının acı deneyimlerini yaşamış ve faturalarını halen ödemekte olan ülkemizde, Milliyetçi Hareket olarak tavrımız yine her türlü yolsuzluk ve suistimal iddialarının titizlikle ele alınması ve incelenmesinden yanadır. Ancak yargı kararı ve delillerle sabit olmadıkça da kimsenin peşinen suçlu ilan edilmesine izin vermeyeceğimiz açıktır.

Bu çerçevede, Bayındırlık Bakanlığı'nın çeşitli birimlerinde DGM savcısı tarafından yürütülen operasyonun sonuna kadar sürdürülmesi ve kendisine bakanlıkça her türlü kolaylığın sağlanması gerektiğine inanmaktayım. Bununla birlikte, savcının sürdürdüğü araştırma ve soruşturmanın dışında; Başbakanlık Teftiş Kurulu ve Devlet Denetleme Kurulu'nun da harekete geçerek, gerekli gördükleri her hususta ortaya atılan bütün iddialarla ilgili olarak, Bakanlık Teftiş Kurulu ve teknik elemanlarından da istifadeyle kapsamlı bir inceleme başlatmasının çok yararlı olacağını düşünüyorum.

Milliyetçi Hareket Partisi olarak takip ettiğimiz dürüst ve ilkeli siyasete rağmen, Bayındırlık Bakanlığı'nda ortaya çıkan ve kökü geçmiş yıllara dayanan bu çirkin ve kabullenilemez ilişkiler, yolsuzlukla mücadelenin ne kadar vazgeçilmez olduğunu bir kez daha göstermiştir.

Bunun için, yolsuzlukla mücadele bağlamında öncelikle partili bakan arkadaşlarımın kendi sorumlu oldukları dönem başta olmak üzere, zaman aşımına uğramamış olan bütün ihbar ve şikayetleri teftiş kurulları vasıtasıyla ciddiyetle tetkik etmelerini ve gereğini yapmalarını istiyorum.

Ayrıca, Sayın Başbakandan, bütün kamu kurum ve kuruluşlarında 57. Hükümet dönemini de kapsayacak biçimde, Başbakanlık Teftiş Kurulu'nu talimatlandırarak Başbakanlığa ve Bakanlıklara intikal eden her türlü ihbar ve şikayeti değerlendirmelerini talep ediyorum.

Türkiye'nin ve kamu gücü suistimallerini daha fazla taşımaya tahammülü yoktur. Kamuoyunu sürekli tedirgin etmeye, siyasete ve yönetime güven duymaz halde bırakmaya ise hiç kimsenin hakkı yoktur.

Muhterem Dava Arkadaşlarım,

Sayın Basın Mensupları,

1 Mayıs 2001 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi Milliyetçi Hareket Partisi grup toplantısında yapmış olduğum konuşmada partimizin yolsuzluk ve yozlaşmaya ilişkin görüşlerini şu şekilde ifade etmiştim:

"Bilindiği üzere, ülkemizde bazı kamu görevlilerinin ve siyasetçilerin de içinde yer aldığı yolsuzluk ve usulsüzlükler toplumda haklı olarak kamu yönetimine ve siyasete karşı bir güvensizlik ve soğuma duygusunun gelişmesine yol açmıştır.

İnsanımız, bu ilişkilerin ulaştığı boyutların bütün gerçekliği ile ortaya konularak, faillerinin cezalandırılmasını ve bunların eylem ve işlemlerinden doğan kamu zararlarının tazminini istemektedir. Hepsinden önemlisi, bu tür suistimal ve yolsuzlukların bir daha meydana gelmesinin önüne geçilmesini arzulamaktadır.

Elbette ki, vatandaşlarımızın bu tür istek ve beklentilerinin son derece önemli ve geçerli sebepleri bulunmaktadır. Şayet, bir ülkede gerek kamu yönetimi ve gerekse onu yönlendiren siyasi iktidarlar, bulundukları konumdan istifadeyle, ülke ve millet çıkarlarını gözardı ederek, bireysel veya parti çıkarları peşinde koşarsa, orada hiçbir şekilde insanların mutlu ve geleceklerine ilişkin umut sahibi olmaları mümkün olamaz. Siyasi ve bürokratik yozlaşma ve yolsuzlukların ülkelerin geleceğine yönelik en büyük tehdit olarak algılanması da bu çerçevede çok doğru bir yaklaşımdır."

Bugünde aynı şeyleri düşünüyor ve tekrar ediyorum. Devleti yolsuzluklardan temizlemek mecburiyetindeyiz. Bu sebeple de yolsuzluk ve yozlaşmanın içerisinde her kim olursa olsun ortaya çıkarılması; nereye uzanırsa uzansın orada bitirilmesi bizim için vazgeçilmezdir. Buradan asla geriye dönüş olamaz. Bu milletin her kuruşunun hesabını sormak ve vermek en başta gelen görevimizdir.

Bu duygu ve düşüncelerle sözlerime son verirken, bir kez daha muhterem heyetinizi selamlıyor, saygı ve sevgilerimi sunuyorum.

 

Dr. Devlet Bahçeli
Milliyetçi Hareket Partisi
Genel Başkanı