Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet BAHÇELİ’nin, yapmış olduğu basın toplantısı. 17 Mart 2015
Ana SayfaAna Sayfa  

Genel Başkan

Konuşmaları

Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet BAHÇELİ’nin,
yapmış olduğu basın toplantısı.
17 Mart 2015

 

Değerli Dava Arkadaşlarım,

Basınımızın Kıymetli Temsilcileri,

Sizleri sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

Ülke gündemini işgal eden son siyasi ve ekonomik gelişmeleri değerlendireceğim bugünkü basın toplantısına hepiniz hoş geldiniz.

Sayın Basın Mensupları,

Türkiye, belirsizliklerin kol gezdiği, yüksek risk ve tehlikelerin hakim olduğu kabus dolu bir süreci yaşamaktadır.

Milletimizin gelecek umutları kararmakta, huzur ve selamete açılan tüm yollar kapanmaktadır.

Sorunlar gittikçe yoğunlaşmakta, kutuplaşma gün be gün kemikleşmektedir.

Milli birliğimiz devamlı surette hasar almakta ve hırpalanmaktadır.

AKP hükümeti Türkiye’nin tarihsel yürüyüşünü sakatlamakta, Türk milletine kötülük üstüne kötülük yapmaktadır.

Bu hükümetin miadı dolmuş, son kullanım süresi geçmiştir.

Bu hükümet eskimiş, tükenmiş, yorulmuş ve hurdaya çıkmıştır.

Bir yanda 17-25 Erdoğan diğer yanda Serok Ahmet, bir tarafta İmralı canisi diğer tarafta Kandil Dağı’na çöreklenen bölücü terör çetesi ülkemizin tekerine çomak sokmaktadır.

AKP-PKK işbirliğiyle tecelli eden ihanet ittifakı Türkiye’nin mezarını kazmakta, tarihsel haklarını kazımaktadır.

Demem odur ki, bölücülük furyası, bölünme kampanyası, fitne-fesat kalkışması vatan coğrafyasını baştan ayağa tesiri altına almıştır.

Siyasal açmazlar, Anayasa ihlalleri, dış politikadaki gedikler, ahlaki düşüklükler, hukuk cinayetleri, ekonomik operasyonlar, terör saldırıları, toplumsal gelgitler, sosyolojik ve psikolojik gerilimler Türkiye’yi aşırı yormuş ve bunaltmıştır.

Böyle bir tablo karşısında demokrasinin ayakta kalmasından, siyasi denge ve ekonomik istikrardan bahsetmek de akıl karı görülemeyecektir.

 

Değerli Basın Mensupları,

Maruz kaldığımız onca sorun yetmiyormuş gibi, Cumhurbaşkanı’nın sorunlu ve sorumsuz açıklamaları Türkiye ekonomisini tahminlerin ötesinde zora sokmuştur.

Erdoğan’ın Merkez Bankası’nı pervasızca hedef tahtası yapması, hezeyan dolu sataşmaları ekonomiye ilave külfetler yüklemiştir.

Enflasyon-faiz-kur arasındaki ilişkilere cahilce bakışı ekonomik maliyetleri katlamış, durduk yere dövizin yükselmesine yol açmıştır.

Erdoğan 16 Ocak 2015’ten itibaren yaptığı altı konuşmasında Merkez Bankası’na öfke saçmış, eleştirilerini vatana ihanet noktasına kadar taşımıştır.

Bu zihniyetin, “Ey Merkez Bankası faizi indirmek için neyi bekliyorsun?” sözlerinden “Tatlıya bağlandı.” beyanına kadar özellikle dolar kuru yüzde 14 dolayında değer kazanmıştır.

Erdoğan’ın ateşlediği döviz en başta reel sektöre zarar vermiş, vatandaşlarımızın bütçesini sarsmış, dış borcu çoğaltmış ve makroekonomik parametrelere irtifa kaybettirmiştir.

Dizginlenemeyen kur artışları neticesinde; bilhassa Adana, Gaziantep, Kocaeli ve Kayseri gibi sanayi üretiminde öncü olan illerden iflas ve işten çıkarma haberleri gelmeye başlamıştır. 

Piyasalar deyim yerindeyse felç geçirmiştir.

Tarım ve tekstil sektörleri dövizdeki depremden olumsuz şekilde etkilenmiştir.

Sanayi üretimi iyice zayıflamış, durgunluk ve daralma ekonomiyi sırtından vurmuştur.

Siparişler bıçak gibi kesilmiştir.

Borsa yalpalamıştır.

2014’ün Nisan ayında 78,5 olan Tüketici Güven Endeksi 68 puana gerilemiştir.

Kapasite kullanım oranındaki düşüşler ekonomideki tedirginliği gözler önüne sermiştir.

Esnaflarımız cirolarında büyük kayıplar yaşamaktadır.

Kiralık işyerleri sayısında patlama olduğu görülmektedir.

İç talep kan kaybetmekte, vatandaşlarımız temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamamaktadır.

2014 yılsonu itibariyle 174,5 milyar dolar olan finansal kesim haricindeki firmaların açık pozisyonu uykuları kaçırmaktadır.

Bu firmaların yerli ve yabancı bankalardan aldıkları 242 milyar dolarlık döviz kredisi korku dolu bekleyişleri depreştirmektedir.

Erdoğan’ın yüzünden reel sektör yaklaşık 82 milyar liralık ek bir finansman giderine mahkûm edilmiştir.

Başkanlıktan başka gözü hiçbir şey görmeyen, kendi kariyer planlamasından başka hiçbir gündemi olmayan Erdoğan, Türkiye’ye döviz şoku yaşatmış, milletimizi fakirleştirmiş, ekonomiyi darboğaza itmiştir.

Erdoğan konuştukça kur uçmuştur.

Erdoğan şuursuzluğuna yenilerini ekledikçe dolar kanatlanmış, ihracat erimiş, ithalat pahalanmış, borçlar katlanmıştır.

Nitekim dövizin artmasına rağmen, Türkiye İhracatçılar Meclisi’ne göre, Ocak ayında ihracat yüzde 9,8; Şubat ayında ise yüzde 13 oranında düşmüştür.

2014 yılında, ihracatın yüzde 44’ü avro, yüzde 47’si dolar ile gerçekleştirilmiştir.

İthalatta ise doların payı yüzde 63 iken, avronun payı yüzde 30 olmuştur.

İhracat pazarlarımızdaki sıkıntı ve sorunlar şüphesiz ki iç kaynaklı olumsuzluklar zincirine, bunalım döngüsüne yeni halkalar ilave etmiştir.

Türkiye’nin en çok gelir elde ettiği otomotiv, hazır giyim ve çelik ihracatı düşmüş, bu kapsamdaki gelirler azalmıştır.

Bu demektir ki, ekonomik büyüme hedeflenin gerisinden kalacak, Türkiye ekonomisi paldır küldür depresyona girecek, adı konulmamış bir krizle karşı karşıya kalacaktır.

Şu hususu da hatırlatmadan geçmek istemiyorum:

Orta Vadeli Program hazırlanırken, 2015 yılı için ortalama dolar kuru 2,29 lira olarak belirlenmiş, hesap ve hedefler buna göre tayin edilmiştir.

Dolardaki bir buçuk aylık fırtınalı dalgalanmadan sonra Orta Vadeli Program henüz Mart ayı dolmadan çökmüştür.

AKP’nin yol haritası yırtılmış, planları havaya uçmuştur.

Aziz milletimiz hükümetin beceriksizliğinin ve öngörüsüzlüğünün kurbanı olmuştur.

Bu çerçevede diyebiliriz ki, Türkiye ekonomisi meçhul akıbetine doğru hızla sürüklenmektedir.

Cari açıkla ilgili tehlikeli durum, yerleşen ve yaygınlaşan yüksek işsizlik, toplumun her kesimini kanser hücresi gibi saran yoksulluk ve ağırlaşan sefalet şartları alarm zilleri çalmaktadır.

2015 Sefalet Endeksi’nde Türkiye’nin dünyanın en kötü dokuzuncu ülkesi olarak ilan edilmesi ne hale getirildiğimizin, nasıl bir kördüğümle yüz yüze olduğumuzun adeta tescilidir.

Ayrıca 2015 yılında hedeflenen yüzde 4’lük ekonomik büyümeye ulaşmanın sadece hayal olduğunu bugünden söylememiz kehanet olarak da görülmemelidir.

Tasarruf-yatırım açığının daha da genişlemesi hem büyümeyi hem işsizliği olumsuz yönde etkileyecektir.

Özetle ifade edecek olursak, AKP’nin ekonomi politikaları vatandaşlarımızı perişan etmiştir.

Erdoğan’ın kimin namına, kimin yararına, kimlerin çıkarına hizmet ettiği az çok belli olan dengesiz ve densiz açıklamaları Türkiye ekonomisini yoğun bakıma sokmuştur.

Kazanan döviz lobisi, karlı çıkan para baronları, servetine servet ilave eden sıcak para tacirleri, karanlık çevrelerdir.

Kazanan rantiyeciler, sevinen faizciler, gülen küresel simsarlar, palazlanan döviz stokçularıdır.

Kazanan dolar milyarderi Erdoğan, cebini dolduran hırsız çetesidir.

Kaybeden ise Türkiye’dir, yoksullaşan Türk milletidir.

Kaşla göz arasında Türkiye’den çekilen 2 milyar dolara yakın döviz miktarı, aynı zamanda emeğimizi ve alın terimizi de götürmüştür.

Dövizin ceremesini 78 milyonun tamamı çekmiştir.

Tüp gaz pahalanmış, ekmek zamlanmış, mutfaklara, sofralara, hanelere, işyerlerine hüzün çökmüştür.

Döviz borçlusu vatandaşlarımızın canı yanmıştır.

Döviz borçlusu firmaların önü kapanmıştır.

Erdoğan’ın yüzünden, hükümetin acziyet ve kötürüm politikalarından Türkiye dara düşmüştür.

Dünya genelinde petrol fiyatları inerken, ülkemizde düzenleme adı altında akaryakıt faturası gün aşırı kabarmıştır.

Vatandaşlarımızı doğrudan ilgilendiren gıda enflasyonu yüzde 16’ya dayanmıştır.

Bu olanların kabul edilir, doğru ve adil hiçbir yanı yoktur.

Dövizdeki patlamayı küresel gelişmelere bağlayan hükümet yanlıştadır.

“Başka ülkelerde de artıyor ne yapalım” diyenler gaflettedir.

Farklı ülkelerde dolardaki artışın geri planında Avrupa Merkez Bankası’nın parasal genişleme politikası, ABD Merkez Bankası FED’in aldığı pozisyon, Uzak Doğu’daki sıcak gelişmeler elbette belirleyicidir.

Fakat Türkiye’nin durumu özeldir ve bu konuda küresel ekonomik iklimden ayrışmaktadır.

Dövizi omuzlayan, sırtında gezdiren, elinden tutan Recep Tayyip Erdoğan’dır.

Döviz artışına çanak tutan, doların ateşini yükselten AKP’nin ilkesiz, düşüncesiz ve donanımsız hamle ve adımlarıdır.

Devletin tepesinde yaşanan atışma ve anlaşmazlıklar vatandaşlarımıza vahim şekilde sirayet etmiştir.

Erdoğan’ın ekonomi yönetimiyle didişmesi, Merkez Bankası Başkanı ve bağlı olduğu Başbakan Yardımcısı’nı tahkir etmesi; yanında yöresinde tuttuğu menfaat lobisinin tavsiye ve tazyikiyle gerçekleşmiştir.

Cumhurbaşkanı’nın dünyada indiğini söylediği faiz oranı konusunda yeterince bilgi sahibi olmadığı, akılsızlığının ve etrafındaki çıkar şebekesinin tuzağına düştüğü anlaşılmaktadır.

Gelişmiş ülkelerin düşük politika ve piyasa faiz oranlarına düşük enflasyon seviyeleri eşlik etmektedir.

Ne var ki Türkiye’de, Merkez Bankası tarafından belirlenen politika faizi yüzde 7,5 düzeyindeyken piyasa faiz oranları yüzde 8’in üzerinde, enflasyon da yüzde 7,5 civarındadır.

Bunların yanı sıra, akıl hocalarının fısıldamasıyla Merkez Bankası’yla uğraşan Erdoğan, aynı zamanda bu kurumun bağımsızlığını gölgelemiştir.

Enflasyon-faiz arasındaki ilişkileri tersten okuyan Erdoğan artık kriz çıkartan, istikrarsızlık üreten, bunalım icat eden, milletimize zarar ettiren bir konuma alçalmıştır.

Türk milleti bu adama tahammül edemeyecek, etmeyecektir.

Dolardaki artışı tesadüfi bulan Davutoğlu da zırvalamayla meşguldür.

Çelimsiz ve çeyrek Başbakan, siyasi ve ekonomik göstergeleri tersine çevirmek için muazzam bir Türkiye karşıtı kampanyanın varlığına dikkat çekmektedir.

Davutoğlu’na göre kara propaganda ustaları işbaşındadır.

Bizim bildiğimiz bir tek kara propaganda ustası, bir tek de çırağı vardır: Bunlar da Recep Tayyip Erdoğan ile Ahmet Davutoğlu’dur.

Madem Türkiye karşıtı kampanya var idiyse, Davutoğlu apar topar, üstelik ABD yönetimine bile haber vermeden Newyork’a niye gitmiştir?

Sermaye çekmek, işadamlarını davet etmek için el açmasını, etek öpmesini, yardım dilenmesini nasıl izah edecektir?

Başbakan beyhude yere çırpınmaktadır, zira inandırıcılığı sıfırın altındadır.

Erdoğan’dan yediği çalımlarla defalarca ters köşeye yatan, saraydan kumanda edilen Davutoğlu iflas etmiş bir siyasetçi olup Başbakanlık makamından fiilen ve ahlaken düşmüştür.

Yabancı yatırımcılara şirinlik yapan Başbakan’ın bir defa şunları kafasına sokmasında yarar vardır:

Ekonomik gelişme, ekonomik büyüme iyi işleyen adalet sistemiyle bir bire bağlantılıdır.

Hukukun üstünlüğü korunmadıkça, demokrasinin erdemleri savunulmadıkça yatırım güvenliğinden bahsedilemeyecektir.

Öngörülebilir olmayan, geleceği muammaya teslim edilen hiçbir ülkeye yatırım amaçlı yabancı sermaye gelmeyecektir.

Her şey bir yana, Anayasa’nın askıda olduğu Türkiye’nin ekonomik toparlanması, umut vadetmesi akla da, mantığa da, bilime de aykırıdır.

Demokratik reflekslerin kaybolmaya yüz tuttuğu, muhalefete komploların tertip edildiği, havuz medyasının bin türlü yalanla algı operasyonları düzenlediği bir ülkeye kimsenin ilgi göstermesi beklenmemelidir.

Rüşvet ve yolsuzluğun bu denli yaygınlaştığı, kayırmacılığın, usulsüzlüğün, ilkel dürtülerin bu kadar hakim olduğu Türkiye’nin ekonomik çehresi ancak felaket ve vahametle izah edilebilecektir.

Demokrasi olmadan ekonomik kalkınma olamayacaktır.

Huzur ve emniyet sağlanmadan, yasal ve Anayasal güvenceler herkese eşit uygulanmadan ve dahası hortum iktidarı yönetimden uzaklaştırılmadan ekonomik iyileşme ve kalkınma yalnızca hayallerde mümkündür.

Şu işe bakınız ki, Türkiye’de hukuku takan yoktur.

Türkiye’de Anayasa’ya uyan yoktur.

Türkiye’de etik ve ahlaki yükümlülükleri mesele yapan da yoktur.

Hal böyle olunca zenginleşme nasıl, hangi yollardan temin edilecektir?

Erdoğan’ın ceberut tavırlarına, kural, ölçü, yasa ve vicdan tanımayan üslubuna engel olmadıktan sonra ekonomik güvenlik, ekonomik özgürlük, ekonomik rahatlık, ekonomik yükselme nasıl sağlanacaktır?

Bu sorular eminim ki sorumlu ve duyarlı her vatandaşımın aklındadır.

Örselenen yalnızca Merkez Bankası değil, Türkiye’dir.

Ezilen ve azarlanan işinin uzmanı bürokratlar değil, esasen herkestir.

Kurumlara saldıran Erdoğan, yaklaşan ağır ekonomik şartlardan dolayı peşinen günah keçisi aramakta, kendisini dolduruşa getirenlere kanmakta, aklının dibini her seferinde dökmektedir.

11 Mart günü, Merkez Bankası Başkanı tarafından verilen brifingden sonra her şeyin tatlıya bağlandığını açıklayan Erdoğan, döviz saldırısına mihmandarlık yapmaktan dolayı milli vicdanlarda mimlenmiştir.

Sonunda her şey tatlıya bağlanacak idiyse, bu kadar karmaşaya, alt üst oluşa ve krize ne gerek vardır? 

Zarar-ziyan, feryat-figan eden milyonların vebalini kim taşıyacaktır?

Suçlu kimdir, dolara dayanak olan, döviz lobisine uşaklık yapan kimlerdir?

Erdoğan, bu sorularımıza eğip bükmeden cevap verecek yürekliliği gösterebilecek midir?

Dövizdeki fahiş artış Erdoğan için ballı börek olabilir.

Dövizdeki tırmanış Erdoğan için kaymaklı kadayıf da sayılabilir.

Fakat milletimiz için acı bir diyet, vahim bir eziyet, ateşten gömlektir.

Türkiye ekonomisi ehil ellerde değildir.

Türkiye ekonomisi liyakat sahibi olmayan buhran tellallarının tutsağıdır.

Ancak uyanan milli ruh gerçekleri görmüş, ekmeğine el uzatan, cebine göz diken, refah ve bereket muhalifi Erdoğan, Davutoğlu ve hükümet kadrolarından tamamen soğumuştur.

Dövizin hesabı 7 Haziran’da sorulacaktır.

İşsizliğin bedeli 7 Haziran’da ödetilecektir.

Allah’ın izniyle Türkiye bizimle yürüyecek, Türk milleti bizimle kol kola girerek saray soytarılarıyla, saray yanaşmalarıyla, sarayın içindeki kokuşmuş zihniyetlerle yollarını ayıracaktır.

Ve buradan açık, samimi, heyecanlı bir şekilde sesleniyorum ki; “Bizimle Yürü Türkiye.”

Değerli Basın Mensupları,

Türkiye’nin stratejik avantajları, jeopolitik imkanları, genç ve dinamik nüfus potansiyeli umutlu olmamızın yegane nedenidir.

Demokrasi standartlarının yükseltilmesiyle, kaçırılmış gibi sanılan fırsatların hepsi ülkemizin ufkunu açacak, değerine değer katacaktır.

Türkiye’nin milli ve üretken ekonomi politikalarına ihtiyacı vardır.

İyi planlanmış reform ve yeniliklerle ekonomideki kısır döngü aşılacaktır.

Üreten, çalışan, yatıran, adaleti merkezine alan ekonomik vizyonla refahın tabana yayılması ve gelir dağılımının iyileşmesi kaçınılmazdır.

Türkiye ekonomisinde her şeyin bir çözümü vardır.

Her meseleye bir reçetemiz, teklifimiz, tedavi yöntemimiz bulunmaktadır.

Biz milletimize inanıyor, Türkiye’nin güç ve birikimine güveniyoruz.

Bugün ihtiyacını duyduğumuz yegane eksik milli ve ahlaklı siyasi iradedir.

Milliyetçi Hareket Partisi ise bu eksikliği giderecek, her geçen gün derinleşen iktidar boşluğunu milliyetçi şuurla dolduracaktır.

Türkiye ekonomisi başkaları tarafından belirlenen edilgen, bağımlı ve pasif yapıdan kurtarılmalı; belirleyen, yön veren, istikamet çizen, aktif, çözüm ve çare odaklı bir bünyeye kavuşturulmalıdır.

Bunu da yapacak olan Milliyetçi Hareket Partisi’dir.

Mali ve ekonomik bağımsızlık bizim için vazgeçilmez bir amaçtır.

Yerel ve milli dinamikler yerine; küresel gelişmelerin ağzına bakan mevcut ekonomik sistemle daha fazla mesafe alınamayacaktır.

Bu sözlerimden içe kapanmış, dünyaya sırtını dönmüş, küreselleşmenin pozitif yanlarından kendisini soyutlamış bir ekonomik model istediğimiz sonucu katiyen çıkarılmamalıdır.

Aksine küresel ekonomik sistemin çarklarında öğütülmeyen; karşılıklı çıkarların gözetildiği, dengeli, adaletli, eşit ve adil ekonomik ilişkiler bağlamında Türkiye ön alacak, öne çıkacaktır.

Türk firmaları yerkürenin her köşesinde çok uluslu şirketlerle rekabet edebilecek, yatırım sahaları kurabilecek yeterlilik, cesaret, özgüven ve kuvvete sahip olabilmelidir.

Bize düşen buna destek vermek, yol açmaktır.

Elbette şirketlerin amacı öncelikle kar elde etmek, sürekliliği garantiye almaktır.

Bu itibarla devlet olmakla şirket kurmak bambaşka şeylerdir.

Türkiye Cumhuriyeti eşsiz fedakarlıkların eseri, göz kamaştıran ve hayranlık uyandıran mücadelelerin emanetidir.

Ve Türk devleti işletme, şirket, holding değildir.

Türk devlet geleneğinde kâra odaklanan, kârı önceliğine alan, sermayesi belirli ve paylara bölünmüş, borçlarından dolayı yalnızca malvarlığıyla sorumlu bulunan anonim şirket özelliği yoktur, olmamıştır.

Devlet şirket gibi yönetilemeyecektir.

Erdoğan Cumhurbaşkanı olduğunu tamamen unuttuğundan, aklına ne eserse, dilinin acuna ne gelirse fütursuzca söylemektedir.

Geçtiğimiz hafta sonunda Çanakkale ve Balıkesir’de salon toplantıları, mitingler düzenleyen Erdoğan sonunda içindeki derdi de tavzih etmiştir.

Balıkesir Ekonomi Ödülleri 2015 Töreni’nde konuşma yapan bu şahıs, bir anonim şirket nasıl yönetiliyorsa Türkiye’nin de öyle yönetilmesi gerektiğini vurgulamıştır.

Erdoğan ya ruhen iflah olmaz bir hastalığın pençesindedir ya da aklını ve mantığını yemiş bitirmiştir.

Binlerce yıllık Türk devlet felsefesini inkar edercesine konuşan Erdoğan artık çok olmuş, çizmeyi aşmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin şirket gibi yönetilme hedefi aslında adı konmamış bir yıkımı, itiraf edilmemiş bir rejim değişikliği hazırlığını deşifre etmektedir.

Erdoğan aziz şehitlerimizin mirasını, ecdat yadigarı bu kutlu vatanı paylara ayırıp kimler arasında bölüştürmeyi düşünmektedir?

Ve kimin emellerine sözcülük etmekte, kimlere taşeronluk yapmaktadır?

Türkiye’nin tarih, millet, toprak ve kültür varlığını; Kandil ve İmralı canisinin gözetim, denetim ve tembihiyle kurulan ihanet borsasında Türk düşmanlarına arz etme hevesi tarifi olmayan bir ahlaksızlıktır.

Erdoğan her şeyi bitirmiş, her görevi yerine getirmiştir de geriye bir tek devleti şirketleştirmek mi kalmıştır?

Bu nasıl bir aymazlık, nasıl bir körlük, nasıl bir ucubeliktir?

Erdoğan’ın derdi varsa deva aramalıdır.

Sahip olduğu dert şayet PKK’dan bulaşmışsa, tedavisi ancak ve ancak adalet, sadece milletin kahır ve azametidir.

Recep Tayyip Erdoğan eğer ille de şirket yönetmek istiyorsa, derhal ve hemen aile fertlerinin üzerine geçirdiği bol kazançlı bir şirketin başına geçmeli, ahlaken boş olan Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı makamını hukuken de terk etmelidir.

Erdoğan meydanı boş bulmuştur.

Erdoğan gemi azıya almış, ferasetiyle arayı kapanmayacak derecede açmıştır.

Türkiye Erdoğan karanlığıyla boğuşmaktadır.

Cumhurbaşkanı ettiği yeminleri tamamen çiğnemiştir.

Ve içinden geçtiğimiz şu zaman diliminde Türkiye’nin bir Cumhurbaşkanı sorunu doğmuştur.

Çünkü Erdoğan tarafsızlığını bozmuş, muhalefetle siyasi mücadeleye girişmiş, Anayasa’da yazılı görev ve sorumluluklarını kasten göz ardı etmiştir.

Türk milleti yasa ve Anayasa tanımaz bu şahsiyetin zulmüyle muhataptır.

Artık Erdoğan Anayasa’ya taammüden karşı gelmekten, taşıdığı vazifenin saygınlığını yok etmekten, görevini kötüye kullanmaktan sorumlu ve suçludur.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı makamı bize göre işgal altındadır.

Recep Tayyip Erdoğan kuruluş ilkelerine, Cumhuriyet’in esaslarına saldırmaktadır.

AKP’nin yan kolu gibi çalışmakta, paralel başbakan, eş genel başkan gibi siyasi faaliyet göstermektedir.

Erdoğan başkanlık sistemi için meydanlarda iftira ve yalan rekoru kırmaktadır.

Yeni Anayasa ve 400 milletvekili için gece gündüz demeden zehir kusmakta, milletimizi aldatmaya, aklını çelmeye, tertemiz duyguları sömürmeye teşebbüs etmektedir.

Erdoğan haddini aşmış, kırmızıçizgiyi geçmiştir.

Çok tehlikeli bir kumar oynamaktadır.

Türkiye’yi uçuruma sürüklemektedir.

Öyle kontrolden çıkmış, öyle gözünü hırs bürümüştür ki, artık her şeyi kendisi için hak ve meşru görmektedir.

Deyim yerindeyse, Türkiye Cumhuriyeti’ni “Tek taraflı feshettim.” dese neredeyse kimseden ses çıkmayacaktır.

“Anayasa’yı kaldırdım.” dese sanıyorum kimseden etkili ve caydırıcı tepki gelmeyecektir.

Erdoğan musibeti Türkiye’yi mahvın eşiğine getirmiştir.

Türk milleti buna dur demeli, mani olmalı, set çekmelidir; aksi takdirde son ve sonuç felakettir.

Erdoğan’ın despot ve diktatör tavırları toplumsal dip dalgayı tahrik edebilecek; ülkemiz çok tehlikeli çatlak ve çalkalanmanın ortasına hapsolabilecektir.

Böyle giderse Erdoğan’ın Tunus’un devrik lideri Zeynel Abidin Bin Ali gibi ülkeden kaçması, yurtdışına çoktan kaçırdığı servetiyle kalan ömrünü tamamlaması hiç kimse adına sürpriz olmayacaktır.

Çünkü gidişat bunu işaret etmektedir.

Erdoğan milletimizin damarına basmış, tüm hassasiyetleri kaşımış, tüm güvenlik duvarlarını indirmiştir.

Söylediği yalanlar cepheleşmeleri tetiklemiş, insanımız arasına husumet tohumları saçmıştır.

Sözde darbe planı davaları kapsamında attığı iftiralar ters tepmiş, mağduriyetler, hak kayıpları Türkiye’nin askeri imkan ve moral kaynağını dinamitlemiştir.

Paralel yalanlarıyla emniyet teşkilatı çökertilmiş, adalet mekanizması darbelenmiştir.

Arınç’a suikast yalanlarıyla kozmik odalara girilmiş, devletin mahremindeki en gizli belge ve bilgiler kopyalanarak Türkiye düşmanlarına servis edilmiştir.

Zafer kazandık, başardık yalanlarıyla vatan toprakları terk edilmiştir.

PKK’yla eş güdümlü başlatılan ihanet süreciyle çözüm ve barış yalanları estirilmiş, Türkiye terörün zimmetine geçirilmek istenmiştir.

İmralı canisinin dayatma ve hazırladığı emirnameleri saraylardan okunmuş; sözde akillerden izleme heyetlerine kadar PKK’nın ne kadar talebi varsa hayat bulmuştur.

MİT’in başındaki şahıs Davutoğlu’nun istek ve beklentisiyle milletvekili aday adayı olmuş; ne var ki 17-25 Erdoğan, sır küpüne, tüm kirli ilişkilerini bilen bu kişiye izin vermemiş, milliliği kalmayan istihbaratın koruluğuna AKP fidanını tekrar dikmiştir.

Maalesef MİT, sarayın örtülü operasyon aracı, kapalı devre çalışan, siyasi ayak oyunları kurgulayan basit ve mahzurlu bir hafiye teşkilatı haline getirilmiştir.

Esad’ın muhaberatı, Erdoğan’ın muhbirleriyle eşitlenmiştir.

Türkiye’nin her kurumu, ikbal ve menfaat çeteleri tarafında soysuzlaştırılmıştır.

Parti devletinin çatısı örülmektedir.

Devlet hafızası 17-25 Aralığın zanlıları tarafından silinmekte, Türk milleti acıklı ve iç yaralayıcı günlere doğru savrulmaktadır.

Devlet hayatımızda görülmemiş kanunsuzluklar, örneğine çok nadir rastlanacak edepsizlik ve keyfilikler Erdoğan ve AKP eliyle olağanlaşmış, otomatiğe bağlanmıştır.

Davutoğlu ise yetkisiz, etkisiz, itibarsız ve sadece göstermelik Başbakanlıktan öteye geçememiştir.

Türkiye böyle gidemeyecektir.

Türk milleti bu kahredici ülke manzarasına, yürek burkan çirkinliklere daha fazla sessiz kalamayacaktır.

Sayın Basın Mensupları,

Erdoğan Balıkesir’de sıkıyı görüp yeni bir yalan ve riya atmosferi tesis etmek amacıyla; bizzat mucidi olduğu sözde Kürt sorununu inkar etmiştir.

“Kürt sorunu bu milletin bir parçasının değil, hepsinin sorunudur.” diyen Erdoğan’dır.

“Kürt sorunu herkesten önce benim sorunumdur.” diyen yalancı Erdoğan’dır.

“Kürt sorunu çerçevesinde çalışma başlattık.” diyen vicdanı donmuş kişi yine Erdoğan’dır.

Diyarbakır’a gidince Kürt sorunu diyen, Balıkesir’i görünce bunu inkar eden Recep Tayyip Erdoğan’ın artık yalan makinesi, çark ustası, kıvırma uzmanı olduğu net olarak bellidir.

PKK’yı silahlandırıp, moral ve militan takviyesi yaparak iğrenç pazarlık masalarına kurulanlar bunun hesabını iki cihanda da vereceklerdir.

Hiç kimse kurtulamayacaktır.

Erdoğan ve AKP milli güvenliğimiz için en az PKK kadar tehdittir.

Bugünkü vahim gidişatın devamı halinde, Türkiye Cumhuriyeti’ne yegâne anlam kazandıran ve mevcudiyetine derinlik veren üç temel unsurdan;

√  Vatanını oluşturan coğrafyanın,

√  Beşeriyetini oluşturan milletin ve

√  İradesini temsil eden devletin bugünkü sınır, nüfus ve yapı ile devamı kesinlikle mümkün olmayacaktır.

Türk milletine yönelik bitmek bilmeyen tarihi ihanet süreci; Erdoğan, Davutoğlu ve Öcalan’dan oluşan üç temsilcisiyle hiç olmadığı kadar sona yaklaşmıştır.

Talihsizliktir ki, milli coğrafya, milli varlık, milletin bekası için duyulan kaygılar ve oluşan tehdit 1910’lu yılların sıkıntılarıyla örtüşmeye başlamıştır.

Binyıllık yurdumuz olan bu topraklardan sürülmemizi amaçlayan tarihi emellerin uygulanabilmesine müsait bir sosyo-kültürel, sosyo-ekonomik ve sosyo - psikolojik zemin AKP zihniyetinin ağır tahribatı ile yeterince olgunlaşmıştır.

Dün 1915 Çanakkale’sinden başlayarak, Türkiye Cumhuriyeti ile taçlanan süreçte, niyetleri yarım kalmış emperyalizmin zalim iştahından hiç bir şey kaybetmediği anlaşılmaktadır.

Geçtiğimiz yüzyıl kahraman ecdadımızın silah gücüyle bozduğu aynı oyunun, sahnelemek için sabırla beklenilen yeni iş birlikçilerini bulmuş olması Türk milleti için tam bir utanç vesilesidir.

√  Cumhuriyetimizin temeli olan, milli devlet ve üniter yapının tasfiyesi,

√  Milletimizin kimliksizleştirilmesi,

√  Yapay azınlıklar oluşturulması,

√  Alt kimliklerin sivriltilmesi ve

√  Bin yılda oluşan kardeşlik hukukunun zedelenmesine doğru ilerleyen bu çok vahim süreç beka düzeyinde tehditleri barındırmaktadır.

Bu ihanet sürecinin sonuç alması halinde; ortada ne üniter devlet, ne milli devlet, ne Türk milleti kavramı ve birliği kalacak, 92 yıl önce Cumhuriyetle şekillenen temel yapılanma ve kurucu değerler sistemi bütünüyle ortadan kalkacaktır.

Fakat Milliyetçi Hareket 1919’un ruhuna sahiptir ve buna izin vermeyecektir.

Milliyetçi Hareket, şehit kanıyla yazılan Çanakkale destanının azmiyle tutuşmuştur.

16 Mart 1920’de İstanbul’u işgal eden kanlı niyetleri, geldikleri gibi gönderen büyük irade bugünkü devirde bizimledir, bizim kılavuzumuzdur.

Erdoğan’ın komplolarını bozmak milli ve tarihi bir sorumluluğumuzdur.

AKP’yi demokratik vasıtalarla indirmek en büyük hedefimizdir.

Milli haysiyeti, milli ahlakı, milli iffeti, milli mirası hak ettiği zirvelere çıkaracak güç Milliyetçi Hareket Partisi’dir.

Milli birlik ve kardeşliğimizi savunmayı ayıplayan, Türkiye’yi bölücülük vahası yapmak için çırpınan alçaklara Milliyetçi Hareket Partisi müsaade etmeyecektir.

Türkiye Erdoğan’ın tapulu ve kupon arazisi olmayıp, uğruna can vereceğimiz mukaddesatımızdır.

Uyarıyorum, herkes ayağını denk alsın.

Hiç kimse sabrımızı yanlışa yormasın.

Bir kez daha diyorum, hainlere karşı “Bizimle Yürü Türkiye.”

Çözülmeye ve yıkıma karşı “Bizimle Yürü Türkiye.”

Haksızlığa, adaletsizliğe, yolsuzluğa, yoksulluğa ve yasaklara karşı “Bizimle Yürü Türkiye.”

21 Mart 2015 Cumartesi Günü, partimizin 11. Olağan Büyük Kurultayı’na kalbi millet sevdasıyla çarpan, gönlü Türkiye aşkıyla yanan tüm vatandaşlarımı bir kez daha davet ediyorum.

Nevruz’da Türkiye yeniden dirilecek, yeni günde Türk milleti ağırlıklarından mutlaka kurtulacaktır.

Bu düşüncelerle sözlerime son verirken basın toplantımıza katılan her arkadaşıma teşekkür ediyor, sizleri saygılarımla selamlıyorum.

Sağ olun, var olun.