Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet BAHÇELİ’nin, TBMM Grup Toplantısında yapmış oldukları konuşma. 19 Haziran 2012
Ana SayfaAna Sayfa  

Genel Başkan

Konuşmaları

Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet BAHÇELİ’nin,
TBMM Grup Toplantısında yapmış oldukları konuşma.
19 Haziran 2012

 

Değerli Milletvekilleri,

Muhterem Misafirler,

Kıymetli Basın Mensupları,

Hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

Hakkâri’nin Şemdinli ilçesi Dağlıca kesimindeki sınır birliklerimize bu sabah ağır silahlarla saldıran PKK'lı alçaklar 8 askerimizi şehit etmiş, 14 askerimizi de yaralamıştır.

Son bir haftalık süre içinde, şehit olan 3 polisimiz ve 1 askerimizle birlikte toplam 12 vatan evladımız kanlı örgütün eylemleriyle ne yazık ki aramızdan ayrılmıştır.

Bu hain saldırının bir benzeri 21 Ekim 2007 tarihinde yine Dağlıca’daki komando taburuna yönelik olarak gerçekleşmiş ve 12 Mehmedimiz şehit olmuş ve 8 Mehmetçikte canilerce kaçırılmıştır.

Aziz şehitlerimize Cenab-ı Allah’tan rahmet; ailelerine, silah arkadaşlarına, milletimize sabır ve başsağlığı, yaralılara da acil şifalar diliyorum.

Bölücü terör örgütünün kahpe ve kalleş saldırılarını şiddetle kınıyor ve var gücümle lanetliyorum.

Milet olarak acımız büyük, yüreğimiz buruk, terör illetine dayanma gücümüz tükenme aşamasına gelmiştir.

Bu son hunhar hadiseden sonra AKP hükümeti kararını ve tarafını belirlemeli, PKK terörünün kökünü kurutmak için devletin tüm imkânlarını harekete geçirmelidir.

Artık müzakereci acizlik, Oslocu çürümüşlük son bulmalıdır.

AKP hükümeti Türk milletinin ve devletinin hayat haklarıyla, dokunulmaz ve ilişilmez değerleriyle oynamayı bırakmalı ve görevini layıkıyla yerine getirmelidir.

Kandil Dağı’nın ve teröristlere lojistik imkân sağlayan bütün unsurların gecikmeksizin etkisizleştirilmesi için Türkiye Cumhuriyeti teyakkuza geçmeli ve iktidar bu süreçte gerekli her tedbirin alınmasına önayak olmalıdır.

Başbakan Erdoğan bundan böyle yıkım yolundan çıkmalı ve ülkemizin kanlı bir bölünme sürecine doğru hızla ilerlediğini artık görmelidir.

Meselenin küçümsenecek, ihmal edilecek ve hafife alınacak tarafı kalmamıştır.

Meclis’te temsil imkânı bulan siyasi bölücüler ise demokrasi ve barış sözleri altında terörü meşrulaştırmaktan bir an önce vazgeçmeli, ana muhalefet yapay sorunları terk etmeli ve AKP iktidarı ise yıkım projesinden kesinlikle caymalıdır.

Gerçekten Türk milletinin sabrı artık tükenmiş ve bölücülüğü meşrulaştırmaya çalışan iktidarından ana muhalefetine kadar öfkesi kabarmıştır.

Başbakan Erdoğan ve hükümetini bundan sonra siyasi şeref ve haysiyet mücadelesi beklemektedir.

Ve Türk milletini hıyanet maskeli kanlı tezgâhın musallatından muhafaza etme konusunda kendisinin ne kadar azimli, ne kadar samimi, ne kadar cesur ve omurgalı olduğunu herkes yakında anlayacaktır.

Biz, bedeli ne olursa olsun terörün kanlı senaryosunun başarıya ulaşmaması için üzerimize düşen her sorumluluğu yerine getirmeye sonuna kadar varız ve kararlıyız.

Zira Türk vatanı yalnız ve sahipsiz değildir.

 

Değerli Arkadaşlarım,

Geçtiğimiz hafta, Şanlıurfa E Tipi Kapalı Cezaevinde meydana gelen hadiseler sonucunda çıkan yangında, 13 mahkûm hayatını kaybetmiş, 5’i de yaralanmıştır.

Dün de bu Cezaevi’nin çocuk bölümünde tekrar yangın çıkmış ve dikkatler tümüyle buraya odaklanmıştır.

Yapılan açıklamalardan 13 kişinin hayatını kaybettiği müessif olayın, cezaevindeki bazı mahkûmlar arasında çıkan tartışmanın kavgaya dönüşmesi ve yatakların ateşe verilmesiyle vuku bulduğu anlaşılmaktadır.

İlk izlenim olarak, söz konusu cezaevinin kapasite sınırlarının üzerinde mahkûm sayısını barındırdığı, huzursuzluk ve anlaşmazlıkların da bundan kaynaklandığı ortaya çıkmıştır.

Yine de meselenin çok yönlü ve derinlemesine tetkik ve tahkikinin yapılarak aydınlatılması, hiçbir şeyin sır perdesi arkasında bırakılmaması mutlak anlamda sağlanmalıdır.

Yangına sebebiyet veren isyan girişiminin tüm yön ve tarafları değerlendirilerek gerekli adımların isabet ve kararlılıkla atılması meydana gelen elim hadise üzerindeki karanlık noktaları da şüphesiz vuzuha erdirecektir.

AKP hükümetinin elini çabuk tutması ve bir daha benzer faciaların olmaması için lazım gelen tedbirleri hayata geçirmesi geldiğimiz bu aşamada ihmal edemeyeceği bir görevi haline gelmiştir.

Hükümet bilhassa gerginliğin diğer cezaevlerine sıçrama ve yayılma eğilimine karşı kalıcı önlemler almalı ve konuya duyarsız kalmamalıdır.

Cezasını çeken mahkûm kişilerin hayat ve varlık haklarının güvenceye alınması, karşı karşıya bulundukları risklerin bertaraf edilmesi her şeyden önce insan olmanın getirdiği bir hak olarak görülmelidir.

Temennimiz, cezaevlerindeki olumsuz şartların bir an önce düzeltilerek insanca yaşama imkânına kavuşturulmasıdır.

Milliyetçi Hareket Partisi olarak bunun takipçisi olacağız ve özellikle Şanlıurfa’daki üzücü olayın sebep ve sonuçlarını sonuna kadar dikkat ve titizlikle izleyeceğiz.

Bu vesileyle Şanlıurfa E Tipi Kapalı Cezaevi’nde hayatlarını yitirenlere Cenab-ı Allah’tan rahmet, ailelerine de başsağlığı temennilerimi iletiyorum.

 

Muhterem Arkadaşlarım,

Türkiye uzun bir süredir; artan değişik neviden sıkıntıların, keskinleşen cepheleşmelerin, sorun diye tarif edilen tehlikeli konuların baskı ve kuşatması altında tutulmaktadır.

Türk milleti ayırıcı, ötekileştirici ve dışlayıcı nitelikteki açmaz ve kumpasların taciz ve tazyikiyle yüz yüzedir.

Bin yıllık kardeşlik hukukunun derin hatırası ve kutlu emaneti peş peşe tahrik ve tarizlere muhatap kalmaktadır.

Dili, dini, dirliği, dokusu, dünü, düğünü ve dünyası bir olan aziz milletimiz tırpanlanmak ve etnik kimlik dinamitiyle parçalanmak istenmektedir.

Türk kültürü ve bu çerçevede başak veren Türk kimliği oldukça yoğun saldırı altındadır.

Mazinin kederini ve sevincini birlikte kucaklamış, yarının umut ve beklentilerine beraberce gönül vermiş Türk milletinin; tarihi çizgisinden çıkarmak, kutsallarından koparmak ve ülkülerinden uzaklaştırmak maksadıyla yoğun bir kirli rekabet hızla sürmektedir.

Bu sürecin tarafları iyice belirginlik kazanmış, saflar iyiden iyiye netleşmiş durumdadır.

Bir yanda müzakereciler, mütarekeciler, federasyoncular ve teslimiyetçiler vardır; diğer yanda Türk milletinin birliğini sadakatle savunan Türkiye sevdalıları bulunmaktadır.

Bir yanda bölünmeyi, dağılmayı ve çözülmeyi heyecanla ilerletmeye uğraşan gafiller vardır; diğer yanda kardeşliği, bütünlüğü ve birlikte yaşamayı dua gibi dilinden düşürmeyen milliyetçi-vatanseverler bulunmaktadır.

Bir yanda İmralı’nın gölgeliğine sığınan, küresel güçlerin kucağında şımaran, Kandil çetesine boyun eğen korkaklar vardır; diğer yanda gücünü ve ilhamını yalnızca Türk milletinden alan milli vicdanlar bulunmaktadır.

Bir yanda ana dil havarisi, sözde Kürt sorunu çığırtkanı ve etnik kimlik borazancısı riyakar ve nankörler vardır; diğer yanda Türkçe ve Türkiye tutkunu, vatan ve bayrak aşığı fazilet timsalleri bulunmaktadır.

Ve şüphesiz bir yanda AKP, CHP, BDP, peşmerge, Okyanus ötesi ve PKK vardır; diğer yanda ise şükürler olsun ki Türk milleti ve Milliyetçi Hareket Partisi bulunmaktadır.

Gelişmeler; niyetleri, emelleri ve hedefleri bütünüyle ortaya çıkarmıştır.

Gidişat oynanan oyunları açığa vurmuş, ittifakları gün ışığına çıkarmış ve ihanet ayinlerini de belgelemiştir.

Sözde Kürt sorunu tanımlamasındaki ısrar, bu kapsamdaki teklif ve aşağılık icraatlar bize başkaca bir yorum ve fikir ileri sürme şansı bırakmamıştır.

Ne acıdır ki, Türk milleti adım adım çözülmekte, ateşi sürekli körüklenen bir fitne yangınıyla çevrelenmektedir.

Kültürümüz, dilimiz, birliğimiz ve milletimizin hükmü şahsiyeti bölücülüğün nişangâhına yerleştirilerek saldırı oklarıyla yaralanmaktadır.

Vicdansızlar koalisyonu, Oslo birlikteliği, Habur kafası, İmralı kılavuzluğu, güdümlü medya, boyunduruk altına girmiş iktidar, kimliğini kaybetmiş ana muhalefet, teröre sırtını dayamış siyasi bölücüler geniş bir yelpazede buluşmuş ve Türkiye’yi teslim almak için adeta sefere çıkmışlardır.

Bunun en önemli göstergesi ise sözde Kürt sorunu kapsamında dile getirilen ve ileri sürülen hususlar olmuştur.

Malumunuz olduğu üzere, ısrarla sözde Kürt sorunu gündemde tutulmakta, çözüm tezahüratları yapılmakta ve türlü maskaralıklar sergilenmektedir.

Silahların susması, ateşkesin sağlanması ve şehit cenazelerinin gelmemesi için bu sorunun konuşulması ve çözüme kavuşturulması dayatılmaktadır.

Bu kapsamda dört koldan hummalı bir faaliyet sürdürülmekte ve bizim dışımızdaki tüm taraflar tam bir fikir birliği içinde hareket etmektedir.

Ana muhalefet partisi CHP’nin bizimle görüşme talepleri, sözde Kürt sorunu masasına çekme gayretleri inatla sürmektedir.

Elbette bizim bu yapay ve sanal sorun hakkında bırakınız bir araya gelmeyi, dolaylı veya zımnen görüşme teşebbüsünde dahi bulunmamız mümkün olmayacaktır.

Tekrarında yarar görüyorum ki, bizimle sözde Kürt sorunu konusunda görüşme talep eden kim olursa olsun bunlara karşı kapımız açılmayacak üzere kapalıdır.

Beklentiler faydasız, çağrılar nafiledir.

Biz, Allah’a çok şükür, ihanet projelerini konuşacak kadar kökümüzden ve ilkelerimizden kopmadık ve kopmaya da hiç niyetimiz yoktur.

Bu itibarla ana muhalefet partisinin genel başkanı ve yöneticilerinin partimizle temas kanalı açma çabaları boşuna olup kendilerine herhangi bir şey sağlamayacaktır.

Zira biz yanlışta uzlaşmayız, bölünmede buluşmayız, teşhis ve tanı zafiyetine ortak olmayız.

PKK’nın tezlerini, tekliflerini ve tavsiyelerini elimizin tersiyle iter ve muhataplarının yüzüne çarparız.

Bin yıllık derin bağı incitecek girişimlere tahammül edemeyiz, Kürt kökenli kardeşlerimi sorun gören zavallılarla aynı havayı dahi teneffüs etmeyiz.

Her şeyden önce makul, mantıklı ve milli akıl, Türkiye’nin bir Kürt sorunu değil, bölücülük ve terör musibetiyle karşı karşıya olduğu gerçeğini kabul ve ikrar edecektir.

Bölücülük ve terör sorununu sözde Kürt sorunuyla bir görmek veya sonucu olarak ele almak, doğal olarak millet varlığının sorunlu ve yamalı olduğunun dolaylı ifadesiyle bir ve aynı anlama gelecektir.

Bu halde, Kürt sorunu paralelinde kolektif ve gurup haklarının konuşulması ve masaya yatırılması gündeme getirilecektir.

Mesele tabiatıyla bununla da sınırlı kalmayacak, ne kadar etnik kimlik varsa sorun kategorisine alınıp, haklarının verilmesi için düğmeye basılacaktır.

Bize göre, ana dilde eğitim kararı bunun sadece, ama en önemli kilometre taşlarından birisi olarak karşımızdadır.

Görüyoruz ki, Türkiye’nin bölünmesine kafa yoran, zamanını buna hasreden çevreler sözde malum sorunun altına gizlenmekte ve masumluk kisvesine bürünmektedir.

Kürt sorunu denildiği andan itibaren, bu sorunun telafisi için hangi bedellerin ödenmesi ve ne gibi diyetlerin verilmesi gerektiği esasen ortaya çıkmaktadır.

Sorun olarak görülen bu konunun Türk milletini ayıracak, farklılık ekseninde ufalayacak olmasına ise nedense hiç değinilmemekte, hiç vurgu yapılmamaktadır.

Süreç şayet böyle ilerlerse Türk milletinin, alt kültürlerin tanınma istekleriyle ve bütüne itiraz girişimleriyle sarsılması kaçınılmaz olacaktır.

Ana dil eğitimindeki en son karara değinmeden önce, bize çözüm çağırısı yapanlara, görüşme teklifinde bulunanlara, zillet ve rezalet serisine göz yummamızı isteyenlere sormak isterim ki;

√       Sözde Kürt sorunu kapsamında bizimle neyi görüşecek neyi konuşacaksınız?

√       Türk kimliğinin ayaklar altına alınmasını mı önereceksiniz?

√       Türklüğü geri plana atıp, etnik kimliklerin meşrulaşmasını mı isteyeceksiniz?

√       Milletin nasıl parçalanacağını, nasıl mezara sokulacağını mı anlatacaksınız?

√       Terörle mücadele kaybedildi de çıkış yolu mu arıyorsunuz?

√       Teröre karşı kahramanca mücadele veren asker ve polisin nasıl yargılanacağını mı bildireceksiniz?

√       PKK’nın affedilmesini, İmralı canisinin salıverilmesini, teröristlerin siyasete kazandırılmasını mı dile getireceksiniz?

√       Türkçe’nin ezilmesini, mahalli dillerin özendirilmesi marifetiyle yeni milletlerin doğumunu mu müjdeleyeceksiniz?

√       Federasyona nasıl rıza gösterdiğinizi, hatta sözde Kürdistan’ın kurulma planını nasıl heyecanla sahiplendiğinizi mi izah edeceksiniz?

√       Türk milletine sadakatsizliğinizi, hıyanete nasıl ortak olduğunuzu ve bölücü terör örgütünün doğal elçiliğine nasıl soyunduğunuzu mu kanıtlayacaksınız?

Bizimle neyi paylaşacak, neyi tartışacak ve neyi pazarlık edeceksiniz?

Türkiye’nin yok olması, Türk milletinin tarih ve müzelik olması mıdır sizin istediğiniz?

“Ne Mutlu Türküm Diyene” seslenişini bize miras bırakan Mustafa Kemal’in kurduğu parti bunları mı istemektedir?

Bu kara tablonun neresinden tutacağız, neresine sessiz kalacağız?

AKP’nin peşine düşmesinin Cumhuriyet’in kalbine hançer sallamak, BDP’nin dümen suyuna girmesinin Türk milletine ağır hakaret olduğunu kendisini yeni diye avutan CHP ne zaman idrak edecektir?

Milliyetçi Hareket Partisi; bölünmeye, bölücülüğe ve emperyalist bakiyeden arta kalan sözde sorun alanlarına direnecek ve dirayetinden geri adım atmayacaktır.

Kürt kökenli kardeşlerimi sorun görenlerle aynı havayı solumayacak, bir araya gelmeyecek ve elini hiçbir şart altında da uzatmayacaktır.

 

Değerli Milletvekilleri,

Son günlerde dikkat çekici ve düşündürücü ilişki ağları, anlam yüklenerek genelleştirilmeye çalışılan sefil beyanlar ve somutlaşan müttefiklikler tümüyle deşifre olmaktadır.

AKP, CHP, BDP üçlü sacayağı arasındaki irtibat ve yakınlıklar üzerindeki karanlık noktalar da aydınlanmaktadır.

Artık bu şeytan üçgeninin sorun diye gördüğü konuya Kandil fitnesi de olumlu anlamda müdahil olmuş ve aralarındaki bağlantı bütün hatlarıyla şekillenmiştir.

Ne kadar ilginç bir zamanlamadır ki, bölücülükten sabıka yemiş bir kadın milletvekili Başbakan Erdoğan’ın sözde Kürt sorununu çözeceğine inandığını, buna dair umudunu ve inancını yitirmediğini söylemiştir.

Biz bu şahsiyetin cezaevinden çıkarılmak için nasıl uğraşıldığını, AKP’nin uluslararası telkin ve bastırmalara nasıl boyun eğdiğini hiç unutmadık.

Üstelik konutlarda nasıl ağırlandığını, izzet ve ikram gördüğünü de aklımızdan hiç çıkarmadık.

Başbakan Erdoğan’ın; ön tarafta BDP’yle, CHP’yle kavga ederken arka tarafta bu iki yoldaşıyla kucaklaştığını artık kimse inkâr edemeyecektir.

AKP ile BDP’nin aynı melun geminin mürettebatı, aynı karanlığın ürünleri oldukları tam olarak gün yüzüne çıkmıştır.

Arkalarındaki filikaya yeni CHP’yi de alarak Türk milletini alacakaranlık kuşağa doğru aceleyle çekmektedirler.

Anlaşıldığı kadarıyla bu üçlü arasında sinsice tezgâhlanmış bir rol paylaşımı söz konusudur ve birbirlerine yönelik ithamları durumu ve günü kurtarmaya yönelik asılsız ve temelsiz sözler olarak görülmelidir.

Nitekim AKP’nin sulu gözlü başbakan yardımcısının İmralı canisinin ev hapsine alınabileceğine dönük ifadesi, CHP Genel Başkanı’nın buna hemen destek verir mahiyetteki çıkışı, PKK ve BDP’nin izinden yürüdüklerini berrak bir biçimde gözler önüne sermiştir.

Başbakan’a ümit bağlayan bölücülüğün malum milletvekilinin, yaklaşık bir yıl önce sarfettiği “Devlet Öcalan’ı aranıza getirecek” sözleri şimdi yerini bulmakta ve yavaş yavaş bu öngörü gerçekleşmektedir.

“Silah Kürtlerin sigortasıdır” diyen bu şahsiyetin, Kürdistan’dan, bağımsızlıktan, ayrı bir millet olmaktan bahseden fikirleri gittikçe yandaş toplamakta ve AKP tarafından görüşülebilir ve tartışabilir bir noktaya gelmektedir.

Başbakan Erdoğan ceset avcısı diyerek suçladığı BDP’yle yanak yanağa; ahlaksız, ikiyüzlü, omurgasız, cibiliyetsiz, yüz karası ve seviyesiz sözleriyle küfürler savurduğu CHP’yle de sarmaş dolaş bir hale gelmiştir.

Kendisinin, CHP’nin kurultay yaparak BDP’yle birleşmesini önermesinin üzerinden de çok geçmemiştir.

Asıl bundan sonra Başbakan Erdoğan’ın, bu iki partinin liderleriyle birlikte İmralı canisini de fiilen yanlarına alarak yeni bir “Dalton Kardeşler” çetesini kurması kendisi açısından daha makbul ve yerinde olacaktır.

 

Değerli Milletvekilleri,

Geldiğimiz bugünkü aşamada, AKP hükümeti tarafından özellikle anadil eğitimini sağlamak amacıyla bir zamanlar gerçekten de düşünülmesi bile mümkün olmayan girişimler başlatılmıştır.

Kaldı ki, üç dördün toplamıyla ifade edilen eğitim sistemiyle neyin amaçlandığı böylelikle açıklık kazanmıştır.

İlköğretimin ikinci kısmında seçmeli olarak “Yaşayan Diller ve Lehçeler” dersinin okutulacağı ve bu meyanda sözüm ona biriken taleplerin karşılanacağı iddia edilmektedir.

Bilinen ve kullanılan mahalli diller, artık milliliği kaybolmuş eğitim sistemi içine alınacak ve milli kimliğimiz affı mümkün olmayan bir ölçüde aşınacaktır.

Bir kez daha ifade etmek isterim ki, bizim kimsenin anadilini konuşmasına itirazımız yoktur ve olmayacaktır.

Bize göre bu durum saygı duyulması gereken bir konu ve hassasiyet düzeyi yüksek bir gerçekliktir.

Ne var ki ana dilde eğitim demek, milliliği iflas eden eğitim sistemi eliyle yeni milletlerin ortaya çıkarılması demektir.

Ana dilde eğitim; PKK’ya teslim olmak, Türk milletinin şerefini ve çağları aşan derin kültürünü çiğnemek anlamına gelecektir.

Biz geçmişte her fırsatta kurulan tuzaklara işaret ettik ve olacakları basiretli bir şekilde tespit ettik.

Mesela 27 Kasım 2007 tarihli Grup Toplantımızda, Avrupa Birliği İlerleme Raporuna atıfta bulunarak; AB, Türkiye’nin kültürel haklar konusundaki Birleşmiş Milletler Sözleşmelerine koyduğu çekinceleri kaldırması talebini tekrarladığını,

Ve bunun gerçekleşmesi halinde ise Türkiye sözkonusu sözleşmeleri imzalarken “Anayasa’nın 3. ve 42. maddeleri uyarınca Türkiye’de resmi dilin Türkçe olduğunu ve Türkçeden başka dillerin eğitim kurumlarında Türk vatandaşlarına anadil olarak okutulamayacağına” yönelik kaydın ortadan kalkacağını” söylemiştik.

Bugün gelişmeler bizi haklı çıkarmış, açılım adı verilen yıkım süreci ile birlikte başlatılanlarla, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel harcı olan bütün ilke ve değerler tartışmaya açılmıştır.

6 Ocak 2009 tarihli Grup Toplantımızda;

√       Terörle mücadelede hedefin küçültüleceğini, PKK'nın tasfiyesi yerine kontrol altında tutulacağını,

√       Uluslararası baskı ile Türkiye'nin siyasi çözüme mecbur bırakılacağı ortam ve şartların hazırlanacağını,

√       Terör örgütünün silah bırakması için Türkiye'ye aşamalı bir siyasi çözüm süreci dayatılacağını ifade etmiştik.

Yine hatırlanacağı gibi, 12 Mayıs 2009 tarihli Grup Toplantımızda, yaklaşan tehlikeyi fark etmiş ve oynanmak istenen oyunu yüksek sesle sorgulamıştık.

Açılımın adının henüz konmadığı o aylarda buna engel görülerek iç ve dış lobilerin hedefi haline gelen Milliyetçi Hareket Partisi’nden sözde “barış ve katkı” adına istenenlerin neler olduğunu öğrenmek istemiştik.

Özetle:

Bizden istenilenin, “koruculuğun kaldırılmasına çanak tutulması mı; yoksa yapay azınlıkların yaratılmasına seyirci kalınması mı”, diye sormuştuk.

“Milli kimliğin tartışılmasının partimizce kabul edilmesini mi yoksa eğitim dilinin çeşitlendirilmesine sessiz durmamızın mı istendiğini” muhataplarından duymak istemiştik.

AKP zihniyeti, dil pazarı kurmuş, ana dil bezirgânları kurulan tezgâhın başına geçmiş ve bir alana bir de bedava vererek Türk milletini önüne gelene peşkeş çekmeye girişmiştir.

Bilinmelidir ki, içinde yaşadığımız vatan coğrafyasına gerilememizde imparatorluk dönemlerimizin son yüzyıllarındaki dil ve kültür konusundaki ayrışma ve talepler çok etkili olmuştur.

Balkanlardaki hayal kırıklığımızın, feryatlarımızın altında bunlar çok belirleyicidir.

Dili tanıdıktan sonra kültürü, bundan sonra da millet ve devletin oluşmasını seyretmek neredeyse tarihin hep aynı yönü gösteren ibresi haline gelmiştir.

Dil millete giden yoldur, dil kimliktir, dil bağımsızlık öncesi son virajdır.

Bu nedenle bölücü terör örgütü ana dil eğitiminde ısrarlıdır.

TRT Şeş’in açılışıyla başlatılan milli devleti hançerleme süreci, ana dil kurslarının açılmasıyla tempo kazanmış, siyasi propaganda da ana dilin kullanımıyla kuvvetlenmiş ve nihayetinde üniversitelerin işin içine girmesiyle önemli bir eşiği aşmıştır.

Şimdi de ana dilde eğitim ilköğretim aşamasına indirilmiştir.

İkinci “Balkan sendromu” kapıda durmaktadır.

İkinci vahim kopuşun fitili böylelikle ateşlenmiştir.

Bu tarih ve kültür cinayetini Türk milliyetçileri affetmeyecek ve yapanların da yanına bırakmayacaktır.

Gelişmelerden ırkçılar rahatsız oluyor diyerek, bizi aklınca hedef yapma ve ırkçılıkla aynı çizgiye getirme küstahlığına soyunan PKK’nın AKP’deki kontenjanı ve bölücülüğün truva atı genel başkan yardımcısı da, gün gelecek adının bulunduğu sayfanın başında hainler yazdığını inşallah görecektir.

Bizim anadil eğitim konusundaki tepkimiz aynı zamanda Başbakan’ı da ürkütmüş ve kontrolünün kaybolmasına yol açmıştır.

Başbakan Erdoğan’ın MHP alerjisi, MHP kâbusu, MHP nefreti görüldüğü kadarıyla kendisini kaygıya sevk etmiş, ağzından çıkanların kulağı tarafından duyulmamasına neden olmuştur.

Kendisi şaşırmış ve panik bir halde MHP ve ülkücülere saldırmaktadır.

Dizginlerinden boşanmışçasına hakaret ve küfürler yağdırmaktadır.

Bizim Osmanlı ve Selçuklu tarihini öğrenmemizi zerre utanma emaresi göstermeden tavsiye etmiş, imparatorluk döneminde konuşulan dillerden örnekler vererek İstanbul ve Anadolu'da Türkçe konuşulduğunu; ama onun dışında hiçbir yerde, hiç kimsenin diline karışılmadığını, hatta kolaylıklar gösterildiğini ifade etmiştir.

Ve devamla milliyetçilik adına reddi miras yaptığımız, Osmanlı ve Selçuklu ruhunu çiğnediğimiz hezeyanları Başbakan’ın dilinden işitilmiştir.

Şu kadarını ifade etmek isterim ki, Başbakan Erdoğan ve zihniyeti bizimle asla aynı ağırlık, klasman, ölçü ve çapta değildir.

Bu nedenle Başbakan’ın baktığını görememesi, okuduğunu anlayamaması ya da anladıklarından sonuç çıkaramaması bir dereceye kadar idare edilebilecektir.

Ancak ecdadımızın tarihinde etnik kimlikleri görmesi, cihana meydan okuyan muhteşem iradeyi diller bileşkesi halinde kabul etmesi ve imparatorlukla milli devleti ayırt edecek zihni vasıftan mahrum olması şahsı adına haliyle endişe vericidir.

Osmanlıyı dağıtan, küçülmesine neden olan kafa yapısı tam da böyledir.

Öncelikle diyebilirim ki, Başbakan Erdoğan’ın bizimle kutlu ceddimiz Selçuklu ve Osmanlı konusunda aşık atmaya kalkışması, bilmediği tarihi okumaya davet etmesi tıpkı ırmak kenarına çeşme yapan ufuksuzluk ve bilinç kaymasıyla benzerlikler göstermektedir.

Bir de, bizim tarihi reddi miras yaptığımız iftirası vardır ki bunun şüphesiz yenilir yutulur hiçbir tarafı bulunmamaktadır.

Bizim tarihi reddettiğimizi iftira düzeyinde bile söylemek için bir insanın BOP’un gemisinde görünüşte eşbaşkan, gerçekte ise kürekçi olması yeterli olacaktır.

Milliyetçi Hareket Partisi bugün Türk siyasetinde, ecdat yadigârı Üç Hilal’i şerefle taşıyan tek parti ve tek millet temsilcisidir.

Bunu dahi fark etmeden bize geçmişi reddettiğimiz yaftasını vurmaya yeltenmek; tarih cahili birisinin yapabileceği bir çirkeflikten öte anlam taşımayacaktır.

Biz tarihe baktığımız zaman Türk’ü, cihanın üzerine çekilen Üç Hilal’i, insanlığa pusula olan çift başlı Selçuklu kartalını ve düşmeyecek millet kuvvetini görüyoruz.

Başbakan baktığında; haçlıların bezginliğini, bugünkü dostlarının bozgununu ve 19.yüzyılda yabancı sefirlere kul köle olmuş vezirlerin çürümüşlüğünü görmektedir.

Biz tarihe baktığımız zaman Metehan’ı, Tuğrul Bey’i, Alparslan’ı, Osman Gazi’yi, Sultan Fatih’i, Kanuni’yi, Mustafa Kemal’i görüyoruz.

Başbakan baktığında; Romen Diyojen’i, Prens Lazar’ı, Kazıklı Voyvodayı ve General Trikopis’i görmektedir.

Biz tarihe bakınca binlerce yıllık muazzam bir milli değer görüyoruz, Başbakan baktığında ‘Osmanlı Bankası Kadar Osmanlıyım’ diyen Meşrutiyet dönemi mebusu ayrılıkçı Boşo Efendiyi görmektedir.

Bu nedenle asıl hüner, ecdadımızı istismara alet etmek ve göz boyamak için tarihi malzeme yapmak değil, geçmişin öncelikle doğru tahlil edilmesinde yatmaktadır.

Unutmayalım ki; gerek Selçuklu Devletinde, gerekse Osmanlı İmparatorluğunda on asır süren bir hükümranlığın mevcudiyetindeki esrar ve kudret;

√       Farklılıkları kaşıyan değil ısrarla birleştiren,

√       Ayrılıkları kışkırtan değil gönülden kucaklayan,

√       Kimlikleri tahrik eden değil bir millet kimliğinde buluşturan,

√       Dirliği ve düzeni bozmak isteyene ise hak ettiği yerde dersini veren kararlı yönetim anlayışıdır.

Birbiriyle ihtilaflı Türk boylarını sıkıştıkları dar bir çevreden büyük Türk milleti kimliğine yükselten de ecdadımızın bu kaynaştırıcı şuuru ve bu bütünleştirici ruhudur.

Üç kıtaya yayılan hükümranlığın sırrı da bu muhteşem milletleşme hali, kuvveti ve şuurunda aranmalıdır.

Yoksa Başbakan ve kadrosunun zannettiği gibi ne Selçuklu ve ne de Osmanlı Devleti kimliğini bulamamış, otuz altısı birden tesadüfen bir araya gelmiş ilkel kabilelerin sorumsuz idare merkezi değildir.

İşte Milliyetçi Hareket Partisi tarihe baktığı zaman bunları görmekte ve tarihten bu ibretlik sonuçları çıkarmaktadır.

 

Muhterem Milletvekilleri,

Geçtiğimiz hafta, Anayasa Mahkemesi Cumhurbaşkanlığı süresiyle ilgili tartışmalara son noktayı koymuş ve ana muhalefet CHP’nin itirazını reddetmiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin verdiği en son karar ile Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’ün 7 yıllık süresi tescil edilmiş, üstelik önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçiminde tekrar aday olması mümkün hale gelmiştir.

Buna göre Anayasa’da ifadesini bulan “5+5”yıllık Cumhurbaşkanlığı görev süresi, fiilen “7+5”yıla dönüşmüştür.

Bu her şeyden önce Anayasa’nın, Anayasa Mahkemesi tarafından delinmesi ve çiğnenmesi anlamına gelmiştir.

Cumhurbaşkanlığı görevi; gücünü ve kaynağını doğrudan Anayasadan almakta ve bu itibarla görev ve yetkileriyle birlikte, süresi de Anayasaya dayanmaktadır.

Açıktır ki hukuk kurallarının zaman bakımından uygulanmasındaki bariz kural; yürürlülüğe giren bir kanun ya da Anayasa hükmünün derhal uygulanmasını içermesidir.

Şüphesiz kamu hukuku dâhilinde yapılan bir değişiklik, muhataplarını da anında etkileyecek ve yeni bir durum ortaya çıkaracaktır.

Cumhurbaşkanlığının görev, yetki ve süresi kazanılmış haklar çerçevesinde ele alınamayacağı gibi, bu görevi icra eden kişinin temel hakkı da sayılamayacaktır.

Anayasa değişikliklerinin, mevkisi ve konumu ne olursa olsun herkes için bağlayıcı ve kapsayıcı olduğu kuralından hareketle, Cumhurbaşkanı Gül’ün görev süresi halen yürürlükte bulunan beş yıllık zaman süresine göre hesap edilmeli ve yorumlanmalıydı.

Milletvekillerinin görev süresi beş yıldan dört yıla çekilmesi gecikmeksizin nasıl uygulandıysa ve 12 Eylül Referandumunda Cumhurbaşkanlığı’na verilen yeni görevler anında nasıl yerine getirildiyse, süre konusunda da tutarlılık ve hukukilik bakımından aynısı tatbik edilmeliydi.

Ne var ki bunlara Anayasa Mahkemesi tarafından itibar edilmemiştir.

2014 yılında yapılması muhtemel olan Cumhurbaşkanlığı seçimine Sayın Gül’ün katılacak olması son derece ilginç bir durumu resmetmektedir.

Başbakan Erdoğan’ın koltuk değişimindeki kardeşi, gelecek seçimlerde bu defa karşısına çıkabilecektir.

Her ne kadar AKP’nin içinden Sayın Gül’ü önemsizleştiren ve ciddiye almayan değerlendirmeler yapılmış olsa da, bunun bir işe yaramayacağı zaman içinde mutlaka görülebilecektir.

Başbakan ve kardeşi Gül’ün, meydanlarda rakip olarak demokratik bir yarışın içinde olmaları kuvvetli bir ihtimaldir.

Ne var ki Başbakan Erdoğan’ın, partisinin hiçbir zaman makam hırsına prim vermediğini, makam hırsı olanların ve rantçıların elendiğini söylemesi kardeşine aba altından sopa göstermekten başka bir anlama gelmemektedir.

Bunun yanısıra demokrasiyle idare edilen bir ülkede, iki yıl sonrasının bile koltuk taksimi, kimin nerede oturacağının hesabı yapılıyorsa ortada mutlaka bir sorun var demektir.

Sanki ülkemizde malum iki isimden başka kimseler yoktur.

Putin ve Medvedev ikilisinin bir benzeri Türkiye’de ortaya çıkmıştır.

Türk milleti Gül mü, Erdoğan mı muammasından sıkılmış ve artık bunalmıştır.

Unutulmasın ki, kimin cumhurbaşkanı, kimin başbakan olacağının karar ve onay makamı kuşkusuz Türk milletidir.

Büyük milletimizin basireti ve meselelere yaklaşımındaki üstün meziyeti inşallah tüm hesapları boşa çıkaracak ve iki yıl sonra bugünkü muktedir isimler bir bir elenerek köşelerine çekilmek zorunda kalacaklardır.

 

Değerli Milletvekilleri,

Bildiğiniz gibi merhum Özal’ın vefatının üzerinden 19 yıl geçmiştir.

O günden bugüne farklı zamanlarda kendisinin zehirlenip zehirlenmediği konusu gündeme taşınmış ve tartışılmıştır.

Bugün ise yeniden merhum Özal’ın nasıl öldüğüyle ilgili görüşler almış başını yürümüştür.

Devlet Denetleme Kurulu’nun hazırladığı raporda, merhum Özal’ın ölümünde şüpheler bulunduğu ve bunun aydınlatılabilmesi için mezarının açılması gerektiği vurgulanmıştır.

Bu rapordan sonra sorumluluk ve yetki artık adli makamlardadır.

Raporda belirtilen konuların sonuna kadar gidilerek tüm ayrıntıların değerlendirmeye alınması ve ne gerekiyorsa yapılarak şaibelerin bertarafı gerekmektedir.

Ayrıca merhumun, sözde Kürt sorununu çözecekken öldürüldüğüne yönelik haddi aşan zorlama imalar da gün geçtikçe ivme kazanmaktadır.

Bizim merakımız Özal ailesinin bu iddiaya nasıl yaklaştığı ve nasıl yorumladığıdır.

Rahatsız olduğumuz husus ise, rahmetli Özal’ın sinsi bir propagandaya alet edilmesindeki izansızlığın, kuralsızlığın ve insafsızlığın devamlı mesafe almasıdır.

Bizim açımızdan merhum Özal’ın ölümüyle ilgili kimin elinde ne belge varsa, kim neyi biliyorsa ve nelere şahit olmuşsa açıklamalı ve her şey netleşmelidir.

Ve şaibelerin, şüphelerin giderilmesi için gerekenler yapılmalı ve rahmetli Özal yattığı yerde rahat bırakılmalıdır.

 

Muhterem Milletvekilleri,

Tarım alanındaki bazı gelişmelere de kısaca değinip bu haftaki konuşmamı sonlandırmak istiyorum.

Bildiğiniz gibi, 13 Haziran tarihinde tarım kesiminde başlayan hasat mevsimi ve açıklanmayan hububat taban fiyatlarıyla ilgili yazılı bir basın açıklaması yapmıştık.

Bu kapsamda, açıklanacak hububat fiyatının Türkiye Ziraat Odaları Birliği tarafından hesaplanan kilogram başına 71 kuruş maliyetin üzerine bir miktar da refah payının ilave edilmesiyle belirlenmesini AKP hükümetinden istemiştik.

Sonuçta hükümet çağrılarımızı görmezden gelememiş ve 18 Haziran tarihinde hububat fiyatlarını ilan etmek durumunda kalmıştır.

Buna göre ‘Anadolu Kırmızı Sert Ekmeklik Buğdayı’nın fiyatı kilogram başına 66,5 kuruş olarak duyurulmuş, buna kilogram başına 5 kuruşluk prim eklenince toplam fiyata 71,5 kuruşa ulaşmıştır.

Ancak açıklanan bu fiyatın protein oranı yüksek düzeydeki buğdaylar için geçerli olduğu görülmektedir.

Bu şekilde uygulanacak fiyatın da buğdayın kilogram maliyetini karşılaması söz konusu bile olmayacaktır.

AKP zihniyeti, geçen yıla göre buğday fiyatına yüzde 8 zam yapmış, buna karşılık 11 aylık zaman diliminde gerçekleşen tarımsal enflasyon ise yüzde 19 düzeyinde olmuştur.

Bu çerçevede Türk çiftçisi yine enflasyona ezdirilmiş, yine hayat pahalılığına teslim edilmiştir.

AKP hükümetinden beklentimiz açıkladığı fiyatı tekrar gözden geçirerek düzeltmesi ve çiftçilerimizi harmanda muhannete muhtaç etmemesidir.

Bu duygularla konuşmama son verirken hepinizi bir kez sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

Sağ olun, var olun.